728x90 Reklam Alanı

Bookmark Post in Technorati Bookmark Post in Technorati

23 Nisan | Konuşan Tablo



23 Nisan

Konuşan Tablo

(Baş ve göğüslerinde 23 Nisan’ın rakam ve harflerini paylaşan çocuklar sıra ile sahneye gelerek konuşan bir tablo meydana getirirler.)

 

2

Ben yirmi üç Nisan’ım

Yirmisiyim baştayım

Bugünün anlamını

Anlayacak yaştayım

 

Kutlanırken her yerde

Bayramın yıldönümü

Kutlayacağım bende

Bu sevimli günümü

 

3

Ben olmadan tam olmaz

Yirmi üçü nisanın

Sevincine son olmaz

Böyle günde insanın

 

Feda olsun ulusa

Gerekirse canım da

Ataların öz kanı

Dolaşıyor kanımda

 

N

Nisanın baş harfiyim

Baş üstünde yerim var

Yurdum için döktüğüm

Nice alın terim var

 

İşte aldım yerimi

Karşınıza gelerek

Kutlayalım bayramı

Sevinerek gülerek

 

İ

İ en başta olsaydı

İnsan olurdu nisan

Atatürk’tür her zaman

İnandığım tek insan

 

Çocukların bayramı

Yapan O’dur bu günü

O’dur yıkıp kaldıran

Faydasız gördüğünü

 

S

 Ben nisanın ortası

Omurgası gibiyim

Şu konuşan tabloda

Ben de söz sahibiyim

 

Yerimizle yurdumuz

Türkiye’dir Türkiye

Toplansın da çocuklar

Başlayalım türküye

 

A

 “A” harfini görünce

Atatürk’ü özlerim

Dolaştığım her yerde

O’nu arar gözlerim

 

O kurtardı vatanı

Düşmanların elinden

Düşürmezdi ulusu

Gece, gündüz elinden

 

N

 Tamamlansın benimle

Adı güzel günümüz

23 Nisanlarla

Artar bizim ünümüz

 

Yazdığımız şu yazı

Anlımızda yazılı

Cumhuriyet temeli

Gönlümüzde kazılı

 

2

 Tamamlandı tablomuz

Eksiğimiz kalmadı

Gelmeyenler olup da

Bizi derde salmadı

 

3

Katılmayan olur mu

Böyle bir topluluğa

Kim istemez ulaşmak

Böyle bir mutluluğa

 

N

El eleyiz her yerde

Savaşlarda barışta

Olmalıyız en önde

Hayat denen yarışta

 

İ

Konuşan bir tabloyuz

Biz yan yana durunca

Yansı yapar ışıklar

Yüzümüze vurunca



S

Tablomuzu görsünler
Gelsin de arkadaşlar
Geç kalmadan gidelim
Bugün tören tez başlar

A

(kapıdan bakar döner.)
Sesleri var dışarıda
Neredeyse gelirler
Şu konuşan tabloya
Bir aferin verirler


N

İşte kapı açıldı
Bayrağımız göründü
Her çocuk, her yer O’nun
Al rengine büründü


(Önde elinde Türk bayrağını tutan çocuk durur ve bütün sınıf çocukları Bayrak Marşı’nı söyleyerek sahneye konuşan tablonun yanına gelirler.Hep birlikte marş söylenerek sahne terk edilir.)



Çocuk Bayramı



Çocuk Bayramı

 

Arkadaşlar, sevinelim,

Hep gülelim, eğlenelim;

Sıkılmasın hiç canımız;

Çünkü bugün bayramımız...

Oyun, alay, dernek düğün,

Hepsi bizim işte bugün...

Çocuklara hor bakmayın;

İncitmeyin, esirgeyin...

Ana yurdun oğlu, kızı,

Umut veren şen yıldızı.

Yarınları parlatacak;

Şenlenecek her bir ocak...

Korunacak cumhuriyet,

Yükselecek bu memleket...

 

Dünya Çocuk Bayramı



Dünya Çocuk Bayramı

 

Kiminin saçı siyah,

Kiminin saçı sarı...

Ankara'da buluştu,

Dünyanın çocukları.

Her Yirmi Üç Nisan'da

Tekrarlanır bu olay.

Buluşma nedenini,

Açıklamak çok kolay.

Bu kocaman dünyada

Ülke sayısı çoktur.

Oysa ki hiç birinin

Çocuk Bayramı yoktur.

Dünyanın çocukları

Yurdumuza koşuyor,

Her Yirmi Üç Nisan'da

Cıvıldaşıp coşuyor.

Türkiye konuklarla,

Kalpler sevgiyle dolsun.

Dünya Çocuk Bayramı

Herkese mutlu olsun!

Egemenlik Ulusundur |Şiir



Egemenlik Ulusundur

 

Egemenlik ulusun olduğu günden beri,

Her gün daha çok artan bir zevkle yaşıyoruz.

Biz seyredenlerin kamşıyor gözleri,

Asırları yılların içinde aşıyoruz...

Artık maziye gömdük mesafeyi, zamanı;

Her geçen gün andırır bir 23 Nisanı.

Kalplerde inkılâbın bilinçli heyecanı,

Mukaddes hedeflere hızla yaklaşıyoruz.

Yolumuzda ışıktır demokratik meş'ale,

Biz milletçe bağlıyız ulusal ülkülere.

Heybetli bir çığ gibi bütün ulus el ele.

Yeni bir medeniyet için uğraşıyoruz.

Bugün yirmi milyon Türk bir tek kalp, bir tek vücut;

Hepsinde aynı hamle, aynı güvenli umut.

Yuvalar şenlik dolu, gönüller ferah, mesut...

En kutlu bir hayatın zevkini taşıyoruz.

 

Kişisel Egemenlikten Milli Egemenliğe



Kişisel Egemenlikten Milli Egemenliğe

 

 

   Milli devlet ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte Atatürk'ün devlet anlayışının temellerini oluşturan üçüncü ana ilke, milli egemenliktir. Milli egemenlik, devlet içinde en üstün buyurma kudreti olarak tanımladığımız egemenliğin, millete ait olduğunu ifade eder.

Bu anlamda milli egemenlik, kişi veya zümre egemenliği ile, yani monarşik veya oligarşik yönetim biçimleriyle kesinlikle bağdaşamaz. Tıpkı tam bağımsızlık ilkesi gibi milli egemenlik de, Atatürk'ün Milli Mücadele'nin ilk günlerinden beri açıkça ortaya koyduğu, ısrarla vurguladığı bir temel ilkedir. Daha Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde ülke bütünlüğünün ve milli bağımsızlığımızın korunması için, "kuvayı milliyeyi amil ve iradei milliyeyi hakim (milli güçleri etken ve milli iradeyi egemen) kılmak" esasının kesin olduğu belirtilmiştir. Atatürk, Ankara'ya gelişinin ertesi günü (28 Aralık 1920) şehrin ileri gelenleriyle yaptığı görüşmede bu konuda şunları söylemiştir:

 

   "Bir millet, varlığı ve hakları için bütün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddi güçleriyle alakadar olmazsa, bir millet kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz... Bu sebeple teşkilatımızda milli güçlerin etken ve milli iradenin egemen olması esası kabul edilmiştir. Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Milli egemenlik..."

 

   Padişahlığın resmen kaldırılmasından hemen hemen iki yıl önce ve Büyük Millet Meclisi'nde padişahlık kurumuna ilke olarak taraftar çok sayıda milletvekilinin bulunduğu bir dönemde çıkarılan 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) milli egemenlik ilkesini en açık biçimde ifade etmiştir: "Hakimiyet bila kaydü şart (kayıtsız şartsız) milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. İcra (yürütme) kudreti ve teşri (yasama) salahiyeti milletin yagane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclis'nde tecelli ve temerküz eder (belirir ve toplanır)."

Bu ifadelerin monarşik meşrulukla bağdaşmasının mümkün olmadığı, o an için adının konulması sakıncalı görülmüş bile olsa, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin gerçekte milli egemenliğe dayanan bir cumhuriyet olduğu açıktır. Milli egemenlik ilkesi, 1924, 1961 ve 1982 tarihli daha sonraki anayasalarımızdan da temelini oluşturmuştur.

 

   Atatürk, Milli Mücadele'nin başlangıcından, kendisinin hayata veda ettiği ana kadar, her fırsatta milli egemenliği Türk toplumuna benimsetmeye çalışmış, her zaman kişisel yönetimin sakıncalarıyla milli egemenliğin üstünlüklerini çarpıcı şekilde karşılaştırmıştır. Çağdaş bir topluma ve çağdaş bir devlete yakışan yönetim şekli, ancak milli egemenliğe dayanan sistemdir. Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili Büyük Millet Meclisi görüşmeleri sırasında söylediği şu sözler, bunun en güzel ifadesidir:

 

   "Cihan tarihinde bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti tesis eden ve bunların hepsini hadiselerde tecrübe eyleyen Türk Milleti bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında doğuştan taşıdığı kabiliyet ve kudretle yerini aldı. Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve egemenliği bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerinden meydana gelen bir yüce mecliste temsil etti. İşte o meclis, yüce Meclisi'nizdir.

 

   Atatürk'e göre monarşik sistemlerde, "tacidarlar kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir şahsiyet farzederlerdi. Bir de tacidarların etrafını alan menfaatçiler vardı. Onlar da padişahların zihniyetleri ile zihniyetlenirler ve padişahın bu zihniyetini, bu arzusunu gökten inen bir emir, bir Kur'an emri gibi herkese telkin ederlerdi. Bu gayet koyu ve sürekli telkinler karşısında hakikaten bir gün bütün halk, bu arzu ve iradelerin yapılması lazım gelen ve kayıtsız şartsız gerekli, gökten inmiş iradeler gibi olduğuna inanırlardı. Böyle idare ve egemenlikten vazgeçmeye rıza gösteren bir milletin akibeti elbette felakettir, elbette musibettir". Atatürk'ün sözleriyle "yeni Türk devleti, bir halk devletidir. Müessesat-ı maziye ise, bir şahıs devleti idi, eşhasın devleti idi". Bu şahıs devleti, Türk toplumunun tabii gelişme sürecini tıkamış, onun gelişme potansiyelini engellemiş ve toplumu çöküntünün eşiğine getirmişti. Ülkenin kurtarılması ve toplumun tabii sürecinde ilerleyebilmesi, "eşhas devleti"nin yerini "halkın devleti"ne bırakmasına bağlıydı. Gene aynı yönde olarak Atatürk, 16 Ocak 1923'te İstanbul basın temsilcilerine şunları söylemiştir:

   Hadiseler ve tarihi tecrübelerimiz bize, milleti koyun sürüsü halinde keyfin, arzu ve ihtirasların ve hiçbir suretle tatmin edilemeyen menfaatlerin elde edilişine sürüklemekle mahvına yol açar mahiyete dönüşen idare tarzlarının artık memleketimizde tatbik yeri kalmadığını göstermiştir. Millet, egemenliğini değil, egemenliğin bir zerresini dahi başkasına bırakmanın sebep olabileceği felaketin, yok olmanın, hüsranın elemini her an kalp ve vicdanında hissetmektedir".

 

Atatürk'e göre milli egemenlik, sadece padişahlığın değil, eski veya yeni bütün kişisel yönetim biçimlerinin karşıtıdır. "Türkiye devletinde ve türkiye devletini kuran Türkiye halkında tacidar yoktur, diktatör yoktur. Tacidar yoktur ve olmayacaktır. Çünkü olamaz... Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da milli egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır". Atatürk, milli egemenliği yeni devlet düzenimizin temeli olarak görür. Toplum ve devlet hayatının temel değerleri, ancak milli egemenlik ilkesi altında gerçekleşebilir: "Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin istikrarının ve korunmasının sağlanması, ancak ve ancak tam ve kesin manasıyla milli egemenliğin kurulmuş bulunmasına bağlıdır. Dolaysıyla hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir". Ve nihayet, milli egemenlik, çağımızın önüne geçilmez, karşı konulmaz bir akımdır: "Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar".

    Atatürk'ün milli egemenlik ilkesine sadece düşünceleriyle değil, derin kişisel duygularıyla da ne kadar bağlı olduğu, annesinin ölümünden birkaç gün sonra onun mezarı başında yaptığı şu konuşmada gözlemlenmektedir: "Valdem bu toprağın altında, fakat milli egemenlik ilelebet payidar olsun. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur... Valdemin mezarı önünde ve Allah huzurunda and içiyorum, bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve belirttiği egemenliğin muhafaza ve müdafaası için icabederse valdemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milli egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun".

<- : ANASAYFA : Sonraki Sayfa ->