728x90 Reklam Alanı

Bookmark Post in Technorati Bookmark Post in Technorati

Avrupa’nın 301.Madde Oyunu

Avrupa’nın 301.Madde Oyunu




 

Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, “Türklüğü, cumhuriyeti, TBMM‘yi, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayanlara hapis cezası verilmesini” düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun 301′inci maddesinin değiştirilmesine yönelik girişimlere tepki gösterdi.

 
İYİ NİYET GÖREMİYORUM

TCK’nın 301′inci maddesinin, “sadece Türkiye ve Türk hukukuna özgü bir düzenleme olduğu, benzer düzenlemelerin AB ülkelerinin ceza kanunlarında yer almadığı” savunmasının kocaman bir yalan olduğunu belirten Aygün, bu nedenle de AB’nin Türkiye’yi 301′inci madde konusunda sürekli baskı altında tutmasında iyi niyet göremediğini vurguladı. Aygün, “Türklüğe hakareti serbest bırakacak böyle bir değişikliğin ardından, AB’nin Türkiye Cumhuriyetini düşmanlarına karşı korumasız bırakacak başka değişiklikler de isteyeceğini tahmin ediyorum” dedi.

ERMENİSTAN’IN TALEBİ

 

Ermenistan Meclisi’nde de “301′nci maddenin kaldırılması” talebinin dile getirildiğini hatırlatan Sinan Aygün, Ermenistan‘ın bu talebiyle, AB’nin kendi ülkelerinin yasalarında da benzerleri bulunan bir düzenlemenin, Türk Ceza Yasası’ndan çıkarılması için Türkiye’ye bu kadar baskı yapması tesadüf olamaz” dedi.

TAVİZ VERİLİRSE GERİSİ DE GELİR

 

Aygün, taviz verilmesi halinde 301′inci maddeden sonra, TCK’nın “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” suçunu düzenleyen 216′ncı maddesi, “Yargı görevi yapanı engelleme” suçunu düzenleyen 277′nci maddesi, “Soruşturmanın gizliliği ihlalini” düzenleyen 285′inci maddesi, “Halkı askerlikten soğutmayı” suç sayan 318′inci maddesi gibi maddelerin değiştirilmesi ya da kaldırılmasının gündeme getirileceğini ileri sürdü.

                      

“DİĞER ÜLKELERİN 301′E BENZER DÜZENLEMELERİ”

Aygün, 301′inci maddenin benzerlerinin, hatta çok daha sertinin birçok Avrupa Birliği ülkesinin yasalarında bulunduğunu ve tümünde de bu tür suçlara çok ağır hapis ve para cezaları öngörüldüğünü ve mahkûmiyet kararları verildiğini belirtti. Avusturya’da 2003 yılında bir kişinin, Almanya‘da 2004 yılında 72 kişinin, İtalya‘da 2000 – 2004 yılları arasında toplam 107 kişinin, Hollanda” da 2004-2006 yılları arasında 419 kişinin, TCK’nın 301′inci maddesine benzeyen maddelerden mahkûm olduğunu hatırlatan Aygün, Polonya’da da 2004-2005 yıllarında toplam 109 kişi hakkında dava açıldığını ifade etti.Aygün bazı AB ülkelerinin yasalarında bulunan 301′inci maddeye benzeyen maddeleri şöyle sıraladı:Aygün bazı AB ülkelerinin yasalarında bulunan 301′inci maddeye benzeyen maddeleri şöyle sıraladı:Aygün bazı AB ülkelerinin yasalarında bulunan 301′inci maddeye benzeyen maddeleri şöyle sıraladı:

Aygün bazı AB ülkelerinin yasalarında bulunan 301′inci maddeye benzeyen maddeleri şöyle sıraladı:

AVUSTURYA

Avusturya Ceza Kanunu’nun 248′inci maddesinde, “Her kim kasten, kötü niyetle Avusturya Cumhuriyeti ve eyaletlerine hakaret ve tahkir ederse bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacaktır. Her kim birinci paragrafta açıklandığı gibi kötü niyetle kamuya açık bir organizasyon veya toplantıda Avusturya Cumhuriyeti veya eyaletlerinin resmi bir amaç için kullanılan bayrağına, ulusal veya eyaletlerinin ulusal marşlarına hakaret eder, tahkir eder veya aşağılarsa 6 aya kadar hapis cezası veya günlük para cezasının 360 katı para cezasına çarptırılır” hükmü düzenlenmiştir.

İTALYA

İtalya Ceza Kanunu’nun 292′nci maddesinde devlete karşı işlenen suçlar başlığı altında, “… her kim ulusal bayrağı veya devlete ait diğer bir sembolü aşağılarsa bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” denilmektedir.

ALMANYA

Almanya Ceza Kanunu’nun Madde 90′ıncı maddesinde devlet ve devlet sembollerinin aşağılanması suçu düzenlenmektedir. Madde “Her kim bir toplantıda veya yazı dağıtmak suretiyle kötü niyetle Almanya Federal Cumhuriyeti’ne veya eyaletlerinden birine veya anayasal düzenine hakaret eder veya küçük düşürecek olursa veya Almanya Federal Cumhuriyeti’nin veya eyaletlerinden birinin renklerini, bayrağını, armalarını veya ulusal marşlarını tahkir ederse üç yıla kadar hapis veya para cezası ile cezalandırılır” hükmünü içermektedir.

POLONYA

Polonya Ceza Kanunu’nun Madde 133′üncü maddesinde de “Her kim Polonya halkını ve Cumhuriyeti’ni alenen tahkir/tecavüz ederse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” denilmektedir.

İSPANYA

İspanya Ceza Kanunu’nun 543′üncü maddesi ise “… İspanya’nın, özerk topluluklarını, sembol veya amblemlerinin sözlü, yazıyla veya fiili olarak alenen aşağılanması veya tahkir edilmesi, yedi aydan oniki aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır” hükmünü taşımaktadır.

DANİMARKA

Danimarka Ceza Kanunu’nun 110′uncu maddesinde : “Her kim yabancı bir milleti, devleti veya bayrak ya da alametlerini veya Birleşmiş Milletleri ya da Avrupa Parlamentosu’nu alenen aşağılarsa dört aya kadar, şayet ağırlaştırıcı nedenler varsa iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” denilmektedir.

FRANSA

Fransa‘da ise Fransız Basın Özgürlüğü Kanunu’nun 23, 30, 32/2, 33 ve 48′inci maddelerinde ağır cezalar öngörülmüştür. Özellikle 30′uncu madde “… hiç kimse Fransız ulusunu, Fransız devlet kurumlarını aşağılayıcı yayın yapamaz” hükmünü içermektedir. Ayrıca Fransa‘da 2003 yılında kabul edilen bir yasa, “Her kim ulusal bayrağa veya ulusal marşa hakaret ederse azami 9.000 Euro’ya para veya altı aya kadar hapis cezasıyla cezalandırılır” hükmünün yanı sıra “Cumhuriyetin onurunu zedelemek”, “Kamu hizmeti sunan; hâkim polis, itfaiyeci, öğretmen veya otobüs kondüktörlerine hakaret” etmeyi kapsamaktadır.

PORTEKİZ

Portekiz Ceza Kanunu Madde 332: “… her kim sözle, hareketle, yazıyla veya bir iletişim aracıyla Cumhuriyeti, ulusal bayrağı veya ulusal marşı, Portekiz hükümranlığının herhangi bir sembolünü veya amblemini aşağılar veya gerekli saygıyı göstermezse 2 yıla kadar hapis cezası veya 240 gün karşılığı para cezası ile cezalandırılacaktır” hükmünü içermektedir.

ALINTIDIR

Sevr’i Unutma Yeni Yol Tutma – M. Hilmi Yıldırım

Sevr’i Unutma Yeni Yol Tutma – M. Hilmi Yıldırım

Çocuklarımızın körpe beyinlerine yıllardır şu tekerlemeyi kazıyoruz:“Eskiyi unut, yeni yolu tut”.Ne kadar yanlış bir anlayış.

Çocuklarımızın körpe beyinlerine yıllardır şu tekerlemeyi kazıyoruz:

Çocuklarımızın körpe beyinlerine yıllardır şu tekerlemeyi kazıyoruz:“Eskiyi unut, yeni yolu tut”.

 

Geçmişi olmayanın geleceği olur mu? Maalesef, bu tekerlemeye inananlar, daha doğrusu bu yanlışa düşenler, bir hayli çoğaldı. Bu kişiler, Sevr’i unuttular, Batılıların da unuttuğunu zannettiler. Halbuki Batılılar, hiçbir zaman Sevr’i unutmuş, Lozan Antlaşması’nı da hazmetmemişler.

Lozan’da Amerikan görüşmecilerinin başkanı Grew, “Bu anlaşma, Türklerden koparmak istediğimizden çok fazlasını bizim Türklere verdiğimizin belgesidir” demiştir.

Amerikalılar, Lozan Antlasması’na böyle baktıkları için 18 Ocak 1927’te ABD Senatosu’nda bu antlaşmayı oylamış ve reddetmişlerdir.

                                   

İngiliz New Conventiol gazetesi Lozan Antlaşması’ndan sonra Batılıların beklentilerini şöyle dile getirmiştir: “Türkiye, teorik bakımdan bağımsızdır. Ancak ekonomide yetersizdir, sermayeden yoksundur. Onun için bağımsızlığının ömrü kısa olacaktır”. Batılılar, bu beklentilerini günümüze kadar  sürdürmüşlerdir

                

Batılıların bu beklentilerini unutanlar, bu yöndeki gayretlerini görmeyenler, bunları hatırlatanları  “Sevr sendromundan kurtulamıyorlar” diyerek suçladılar.

Ne yazık ki, sorumlu mevkide olanlardan bazıları da bu suçlamalara katılmıştır.

O bakımdan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, Sevr’e vurgu yapan şu sözleri, gerçekten çok önemli: “Türkiye’yi yeniden Sevr’e mahkûm edebilecek bir gücün mevcut olduğunu veya olabileceğini düşünmüyorum”.

Aynı şekilde Emekli Orgenerel A. Hurşit Tolon, ‘Sevr’e Giden Yol’ adlı kitabında şunları şöyler: “Düşmanlar, Sevr Antlaşması’nı rafa kaldırmışlardır, ama sonuna kadar rafta kalacak değildir. Zira bugün gerek komşularımızın ve gerekse yurtiçindeki bölücü unsurların vatanımızı parçalama ve akabinde ele geçirme faaliyetleri, Sevr Antlaşması’nın günümüze uygulanması çalışmalarının devamından başka bir şey değildir”.

İsterseniz, bu söylenenleri örneklendirelim.

Sevr’de ne deniliyordu: “Doğuda Ermenistan, Irak ve Suriye arasında Kürdistan kurulacaktır”.

           

Peki,

AB yetkilileri şimdi ne diyor: “Ermenistan soykırımını tanıyacaksın, Ermenistan sınır kapısını açacaksın, Kuzey Irak’ta fiilen kurulan Kürt devletini tanıyacaksın ve PKK ile anlaşacaksın”.

              

Ermeni soykırımını tanımak, Ermenistan’a toprak vermek demektir. Çünkü bunun sonucu oraya varır. Nitekim, Ermenistan anayasasında yer alan 11. ve 13. maddeler, Türkiye’den toprak talebini içermektedir. Dahası, Ermenistan, sınırlarımızı belirleyen Gümrü Antlaşması’nı kabul etmemektedir.

Yine Sevr’den devam edelim. Sevr’de ne deniliyordu: “İstanbul milletlerarası bir şehir olacaktır”. 

AB ne diyor: “Patrikhanenin ekümenikliğini resmileştir, ruhban okulunu aç, gerekirse İstanbul’u tek başına AB’ye üye yapabiliriz”.

Sevr’de ne deniliyordu: “Boğazların idaresi bir komisyona verilmeli, sınırların korunması işgal güçlerine bırakılmalı”. AB ne diyor: “Türk ordusu küçültülmeli, sınırların korunması için AB ile işbirliğine gidilmeli, askerlik zorunlu olmaktan çıkarılmalı”.

Batılılar Sevr’i unutmuyorlar, unutmamak için yıldönümü toplantıları yapıyorlar.

20 Ağustos 2003 tarihinde Sevr’in 83. yıldönümü dolasıyısıyla İsveç’te yapılan bir toplantıda gazeteci Baksi, Avrupalılara Sevr’in 62.ve 63. maddelerini hatırlattı ve şöyle dedi: “Avrupalılar Lozan’ın ayıbından, Lozan’ın ihanetinden, ancak Sevr Antlaşması’nı dayatarak kurtulabilirler”.

 Aynı toplantıda söz alan Sol parti lideri Hoffman da, “AB, Türkiye’yi üyeliğe alacaksa Lozan Antlaşması’nda yapılan hatayı düzeltmeli, Kopenhag Kriterleri Sevr’in yerini tutmalıdır” demiştir.
Bütün bunlardan sonra siz gelin, Batılıların Sevr’i unuttuğunu yeni bir yol tuttuğunu söyleyin. Söyleyebilir misiniz?

Türkan Saylan Darbecinin Kralıdır! | Mustafa Mutlu



Türkan Saylan Darbecinin Kralıdır!

 

Mustafa Mutlu

 

 

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’ın evinde “Ergenekon araması”nın yapıldığını öğrenince şaşırmadım.

 

Tam “Neden şaşırmadığıma şışırmış bir şekilde” televizyonları izlerken, sağolsun Mehmet Altan imdadıma yetişti.

 

CNN Türk’e gelişmeleri değerlendirirken, “Darbeciler elbette yargılanmalıdır” dedi.

 

Tabii ya, olay bu:

 

DARBECİ bunların hepsi!

 

Hele Prof. Dr. Türkan Saylan’ın darbeciliği yıllar öncesine dayanıyor.

 

Yaptığı darbeler, saymakla bitecek gibi değil üstelik:

 

İlk darbesini lepra hastalığına karşı yaptı bu çılgın kadın! Toplum tarafından dışlanan, doktorların bile ellerini sıkmaktan korktuğu cüzzam hastalarını bağrına bastı. Tıptaki bütün gelişmeleri ülkemize getirerek, binlerce cüzzamlıya hayat verdi. 25 yıl boyunca ülkenin gezilmedik bir karış toprağını bırakmadı ve gittiği her yerde cüzzamlı aradı. Sonunda cüzzama karşı inanılmaz bir DARBE YAPTI!

 

Cinsel yolla bulaşan Behçet hastalığını da unutmadı. Onlarca poliklinik kurdu; Behçet’e DARBE YAPTI!

 

Bu hastalıklarla mücadele etmek için dolaştığı Anadolu’da bir büyük hastalık daha keşfetti: Aileler kız çocuklarını okutmuyorlardı. Hemen kendisi gibi “darbeci” birkaç arkadaşıyla birlikte bir dernek kurdu ve “Anadolu’da Bir Kızım Var, Öğretmen Olacak” kampanyası başlattı... Kızlarını okutmak istemeyen babalara DARBE YAPTI!

 

“Kardelenler Kampanyası”nı başlattı, tutuculuğa DARBE YAPTI!

 

“Bilgi Toplumu Kızları”yla, cahilliğe DARBE YAPTI!

 

“Her Kızımız Bir Yıldız” diyerek, kaderciliğe DARBE YAPTI!

 

“Geleceği Taşıyan Kızlar” la, geçmişe DARBE YAPTI!

 

“Bir Işık da Siz Yakın”la, karanlığa DARBE YAPTI!

 

“Geleceğin Doktorları”na destek verdi, tüm hastalıklara DARBE YAPTI!

 

Yardımseverlerden topladığı paralarla onlarca okul, yurt yaptırdı; Milli Eğitim Bakanlığı’na DARBE YAPTI!

 

Yetişkinler için okuma yazma, meslek edindirme kursları düzenleyerek, işsizliğe DARBE YAPTI!

 

Anadolu’daki okulları müzik aletleriyle donattı, sessizliğe DARBE YAPTI!

 

Bugüne kadar 70 bine yakın çocuğa burs vererek, yoksulluğa DARBE YAPTI!

 

Yakalandığı “amansız hastalığa” aldırmadı, doktor arkadaşlarının birkaç ay ömür biçmelerine inat yaşama sarıldı; kansere DARBE YAPTI!

 

O hasta haliyle ülkede olup bitenlere sessiz kalmadı; Atatürk devrimlerine ihanet edenlere DARBE YAPTI!

 

Hastalıktan konuşamayacak haldeyken bile meydan meydan dolaşıp tehlikeye dikkat çekti; “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” partiye DARBE YAPTI!

 

Tüm bunları yaparken çağdaşlıktan, çok seslilikten, demokrasiden ödün vermedi. Gittiği her yerde, “Ne şeriat, ne darbe” diye haykırdı; DARBECİLERE DARBE YAPTI!

 

***

 

 

İşte bu yüzden gönül rahatlığıyla haykırıyorum ki; darbecinin kralıdır Türkan Saylan!

 

Onun evini aratan, derneğinin hesaplarına el koyduran, 70 bine yakın öğrencisinin burslarını ödenemez hale getirenler de...

 

Onları ayakta alkışlayan Mehmet Altan gibi “demokrasi kahramanları” da haklı!

 

Hastalığına aldırmayın, gözünün yaşına bakmayın. Kaldırılmış olan idam cezasını, sırf onun için yeniden getirin...

 

Yoksa bugüne kadar devirdiği karanlıkların, savaştığı hastalıkların hatırı kalır...

 

Haydi; “Ergenekon Tatili”ne çıkan Sayın Başbakan... Dön Ankara’ya, topla Meclis’i de bitiriverin şu işi!

 

ASIN BU DARBECİ KADINI!

 

*****

 

 

 

SIRA!

 

 

Dünkü gözaltıları ve aramaları izlerken, aklıma dünyaca ünlü Alman şair ve tiyatro yazarı Bertolt Brecht geldi...

 

Bir şiirinde aynen şunları yazmıştı:

 

“Naziler önce komünistleri tutukladılar; komünist değilim diye ses çıkarmadım.

 

Sonra Yahudiler’i tutukladılar, Yahudi değilim dedim, sesimi çıkarmadım.

 

Sosyal demokratları tutukladılar, savunmak bana mı kaldı dedim, sesimi çıkarmadım.

 

Sıra bana geldiğinde etrafta tutuklanmama ses çıkaracak kimse kalmamıştı!”

 

***

 

 

Umarım sıra size gelmez!

 

 

*****

 

 

GÜNÜN SORUSU

 

Görevleri gereği de olsa Prof. Dr. Türkan Saylan’ın evini aramak zorunda kalan polisler, mesleklerine lanet ettiler mi?

 

 

 

 

Sedat Onar | Küresel Kriz Ayaklanmalara mı Neden Olacak?-2

Biz tam “Ne olacak halimiz?” başlıklı makalemizi yayınladığımız gün, Obama’nın Ulusal İstihbarat Danışmanı Dennis C. Blair Senato İstihbarat Komitesine Yıllık Tehdit Değerlendirmesini sundu.

ABD’nin eski Pasifik Komutanı ve deneyimli bir istihbarat analisti olan Blair değerlendirmesinde, ABD için tehdit sıralamasında birinci önceliğin artık “küresel ekonomik kriz” olduğunu açıkladı.

Değerlendirmede: küresel ısınma, küresel çapta artan yiyecek, su ve enerji ihtiyacının söz konusu maddelerin fiyatlarını yükseltmesinin, meydana gelen mali krizle birlikte yoksul kesimler üzerinde telafisi mümkün olmayan hasarlar yaratacağını söyledi. Bu durumun, sadece ABD’nde değil, özellikle yoksul ülkelerde siyasi istikrarsızlıklara yol açacağını, bu siyasi istikrarsızlıkların da terörü doğuracağını vurguladı. Dolayısıyla dünyanın neresinde bir terör örgütü kurulsa nihai olarak ABD’yi hedef alacağı için Blair’in öngörüsü kesinlikle doğru.

Blair ayrıca bu krizin en fazla vuracağı yerlerden olan Latin Amerika ile Karayipler’den ABD’ye doğru müthiş bir mülteci göçü olacağını; işsizlik ve yoksullukla başı belaya girecek olan Amerikalıların da kaynaklarını mültecilerle paylaşmak istememelerinden dolayı kendi ülkelerinde de büyük bir kaosun beklendiğini söyledi.

Gerçekten de dünya kaynaklarını sadece kendi halkı için tüketmeye adapte olmuş bir ABD, küresel krizle birlikte bu kaynaklara ulaşamayınca nasıl olur, bir tahayyül edin. Kendi insanına daha fazla kaynak yaratmak için dünyayı top yekûn ateşin içine atmaya çalışacaktır ki, bunu da askeri gücü yetmez. Zira Irak’taki durumla bile askeri yönden başa çıkmaktan aciz durumda olduğu göstermiştir. Veyahut çok tüketmeye alışmış olan Amerikalıların tüketimlerini kısarak ülkeyi dengede tutmaya çalışacaktır. İşte kıyamet bundan sonra kopuyor… Bu ülkeyi ayakta tutan zenginliğin bir anda ortadan kalkması, ABD vatandaşlarının yoksullaşmaya başlamasının ülke içinde isyanlara, ayaklanmalara ve hatta iç savaşa neden olacağı öngörülüyor.

Düşünün, küresel ekonomik kriz başlayalı henüz 6 ay oldu; 1929 krizinin 1939 yılına kadar 10 yıl sürdüğü ve sonunda 2nci Dünya Savaşı ile çözüldüğü göz önüne alınırsa, bu kriz nelere yol açacak? Daha emekleme safhasında böyle kıyamet senaryoları yazılıyorsa halimiz nice olur?

Çünkü ABD’de başlayacak böyle bir kaosun sırayla Avrupa’ya, ABD’ye en fazla ihracat yaparak ekonomisini ayakta tutmaya çalışan Çin ve Hindistan’a sıçraması halinde dünyanın kapısında karanlık günlerin beklediği açıktır.

Evvelki günkü gazetelerde de vardı. G-20 ülkeleri arasında bulunan ülkeler içinde bu ekonomik krizle ilgili tedbir almayan tek ülke Türkiye imiş.

Bu kriz mevzuunda ABD 700 milyar dolar, Fransa 461 milyar dolar, Almanya 500 milyar euro, küçücük Yunanistan 28 milyar euro para ayırıp ekonomiye pompalamaya çalışırken Türkiye’nin ümidi İMF’den almaya çalıştığı 20-25 milyar dolarlık paraya kalmış durumda. Her ay 3,5-4 milyar dolarlık faiz ödemesi olan Türkiye alacağı bu parayla krizden kurtulmaya mı çalışacak, yoksa borçlarını mı ödeyecek, varın siz karar verin? Demek ki devlet büyüklerimiz bu ülkede sokağa yansımaya başlayan bir ekonomik krizin farkında değil!. Nasıl olsa miting meydanları ağzına kadar dolu, herkes hayatından memnun, kömürünü, pirincini tıkır tıkır alıyor, oh keyif keka…

İşte bizde olmayıp da tüm dünyayı sarsacağı düşünülen bu krize karşı ABD’nde Eylül ayından bu yana ne gibi tedbirler alabiliriz, ülkenin bekası için neler yapmamız gerekir, askerleri olayları bastırmada nasıl kullanmamız gerekir konuları tartışılıyor.

Adamlar 130 yıllık yasalarını bile değiştirdi, askerlerini ülkede meydana gelebileceği değerlendirilen ayaklanmalara göre ülke içinde yerleştirmeye başladılar. Hatta daha da ileri gidip 2003 yılından bu yana bir sürü yasal düzenleme ve plan yaptılar. ABD gibi liberal ekonominin sınırsızca uygulandığı bir ülkede devletin otoyollardan, limanlara; enerji santrallerinden, hammadde kaynaklarına; insanların kapısındaki kamyondan, tarlasındaki ürüne kadar nasıl el koyacağı ve nasıl yöneteceğini yönetmeliklerle belirlediler.

Diğer yandan bu tedbirler sadece ABD’nde mi alınıyor diye internette kısa bir araştırma yaptım. Bir de ne göreyim Hindistan ve Çin gibi büyük ülkelerde son iki aydır bunlara kafa patlatıp, tedbir alıyormuş.

Bizde gün geçtikçe artan işsizlik ve yoksulluk insanların evlerine ekmek götürmesini bile imkansız hale getirmek üzere… Yıllardır sarsılmaz denen sanayi devleri üretimlerine ara verdi, işyerleri birer birer kapanıyor… Buna rağmen bizi yönetmek için yetki verdiğimiz bazı yüzsüzler de o arsa senin, bu arsa benim kavgası yapıyor.

Bu ülkedeki birlik ve beraberlik ruhunu ayakta tutan değerler bir bir elimizden kaymakta iken, bunun üzerine bir de ekonomik yıkım eklendi mi sonumuzun ne olacağı düşünüldü mü?

Nasıl olsa ekonomik tedbir yok, ABD gibi güvenlik tedbiri almaya gerek var mı? Ekonomik tedbir almadığımıza göre güvenlik tedbirleri de almaya gerek yok demek ki…

Sizce balık neresinden kokmaya başladı?


Sedat Onar

Sedat Onar | Küresel Kriz Ayaklanmalara mı Neden Olacak?-1

Bundan birkaç yıl önce bir belgesel kanalında depremle ilgili bir belgesel seyrederken, programa katılan bir Amerikalı deprem uzmanı ilginç bir açıklama yapmıştı.

Hatırımda kaldığı kadarıyla, “17 Ağustos Türkiye depremi gibi büyük çapta bir deprem Amerika’da meydana gelseydi, bu depreme müdahalede biz Türkiye kadar başarılı olamazdık.” demişti. Ardından da, Türkiye askeri birlikleri ve sivil savunma birimleri ile bu depreme çok süratli müdahale etmişti ve Türk halkı müthiş bir dayanışma sergileyip, depremin yaralarını kısa sürede sarabilmişti, mealinde sözler söylemişti.

O zaman hayret etmiştim, demek ki Türkiye’de de başarıyla yapılabilen bir şeyler varmış, diye düşünmüştüm.

Tabii, Amerikalıların başkalarının başına gelen felaketlerden ders çıkarma gibi bir huyu var. Adamlar oturmuş bizim Gölcük depremini ve dünyada meydana gelen diğer felaketleri incelemiş ve bunlardan ders çıkararak 2003 yılında FEMA -Federal Acil Durum Yönetim Ajansı adı altında her türlü felaketle karşılaştıklarında nasıl müdahale edileceğini planlayan ve organize eden bir kuruluşu hayata geçirmişler.

Ancak bu FEMA, 2005 yılında ABD’de 2500 kişinin ölümü ile sonuçlanan Katrina kasırgasında çuvallayıp, ABD vatandaşlarına günlerce müdahale edememiş ve ölenlerin cesetleri günlerce ortalıkta kalmasında başrol oynamıştı. Bunun üzerine bu işin üzerine ciddiyetle eğilip, eksikliklerinin giderilmesine çalışılmıştı.

Nihayet adamlar Türkiye depremini incelediklerinde kendilerinde olmayan bir şeyi tespit etmişler: doğal afetlerde askeri birliklerin kullanımını.

Türk ordusu doğal afetlerde askeri birliklerini akılcı bir şekilde kullanırken, Amerikalılar kullanamıyormuş.

Nedeni de, 1878 yılında çıkarılan “Posse Comitatus” adlı bir yasaymış. Bu yasaya göre Amerikan kara ve hava kuvvetlerinin ülke sınırları içerisinde bu tür durumlarda kullanılması kısıtlanıyormuş. Kullanabilmek için Kongre’den onay çıkması gerekiyormuş. Haliyle onay çıkana kadar iş işten geçiyormuş.

Aynı şekilde, 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kulelere dalış yapan El-Kaide uçaklarına bile Amerikan Hava Kuvvetlerinin müdahalesi kısmen bu nedenle geçikmiş…

Amerikalılar bunun üzerine oturup düşünmüş ve “Posse Comitatus” yasasını kendi işlerine yarayacak şekilde düzeltmeye karar vermişler. 2007 yılında bu yasaya:

“Doğal afetler ve anavatan topraklarına dönük terörist bir saldırı halinde ABD ordusu ülke topraklarında harekat düzenleyebilir, bunların dışındaki özel koşullarda doğabilecek iç şiddet olaylarının artması ve kamu görevlilerinin gelişmeleri kontrol edememesi halinde bu görevi doğrudan Başkan`dan gelen talimatla yerine getirir...” hükmü eklenmiş.

Yine Amerikan taktiği: bir taşla beş kuş vurma…

Ordusuna doğal afetlere müdahale yetkisi tanırken araya iç isyan ve terör olaylarına müdahale etme yetkisini de sıkıştırıvermişler. Aynı bizim TBMM’den herhangi bir gerekli yasa çıkarırken araya milletvekillerinin maaşına zam yapılmasını sağlayan bir maddenin eklenmesi gibi…

Nihayetinde adamlar ihtiyaçlarının ne olduğunu iyi biliyor.

Bir önceki “Ne olacak halimiz?” başlıklı makalemizde: ABD’nde eylül ayından bu yana “küresel ekonomik kriz nedeniyle ABD’nin ülke içinde meydana gelebilecek iç karışıklıkları veya olması muhtemel iç savaşı önlemek için askeri birliklerin nerelere yerleştirileceğini” tartıştığını yazmıştık.

Ancak bu makalemize okuyuculardan ciddi bir eleştiri veya katkı gelmedi. Ben de herhalde bu durumu okuyucularımız normal karşıladı diye düşünmüştüm. Halbuki bana göre küresel ekonomik kriz sadece ABD’nin derdi değil, tüm dünyanın derdi; hatta bizim ülkemizi daha fazla etkileyecek bir dert…

ABD bile bu ekonomik krizin ülkesinde iç karışıklığa neden olacağını düşünerek buna uygun tedbirler alırken; bizde gündem yerel seçimler.

Haydi gelin, hep birlikte bir beyin fırtınası yapalım…


Sedat Onar

<- : ANASAYFA : Sonraki Sayfa ->