728x90 Reklam Alanı

Bookmark Post in Technorati Bookmark Post in Technorati

Çocuk Kalbi | Edmondo De Amicis

http://static.ideefixe.com/images/158/158779_2.jpg



Çocuk Kalbi | Edmondo De Amicis

 

KİTABIN İNCELEMESİ

 

Kitabın Adı:Çocuk Kalbi

Yazarı:Edmondo De Amicis

 

Bir Çocuk Kitabını Bulunması Gereken Özellikler Yönünden İnceleme

 

A) BİÇİMSEL ÖZELLİKLER

1) Kitabın Oylumu : Kitap 26 cm boyunda,14 cm genişliğinde ve 32 sayfadır. Hacim ve kalınlık bakımından ilköğretim 3. ve 4. sınıf öğrencilerinin yaşına ve gelişimine uygundur. Fakat 5.sınıflarda okuyabilir.

2) Kitabın Baskısı : Kitap dayanıklı ve mat bir kağıda basılmıştır.

3) Kitabın Ciltlenmesi : Ciltleme telle yapıldığı için dayanıklıdır.

4) Kitabın Kapağı : Kitabın kapağı kalın ve kaliteli bir kartondan yapılmıştır. Kapağın resmi canlı ve çekici değil tam tersi soluk renklerle boyanmıştır. Kapağın resmi konuyla alakalıdır. Kapaktaki yazılar siyah renkle yazılmıştır. Yazıların rengi resmin rengine göre daha uyumludur.

Kapağın en üstünde yazarın adı ve soyadı yazılmıştır. Bu yazının hemen altında daha büyük puntoyla yazılmış kitabın adı yer almıştır. Kapağın en altında yayınevinin adı yazılmıştır. Kitabın arka kapağında ise hikayeyi özetleyici yazı ve kitabın hangi yaş grubuna yazıldığı belirtilmiştir. Fakat kitabın kapağında kapak resmini yapan ressamla ilgili hiçbir bilgi yoktur.

 

Gömlek kapakta kitabı düzenleyen kişinin adına yayınevinin adına ve adresine yer verilmiştir.

 

http://www.birlesikbasim.com.tr/content_files/prd_images/cocukkalbiyeni.gif

 

5) Yazı Özellikleri : Sayfanın zemini beyaz renkte olup yazılar siyah renkte yazılmıştır. Yazıların büyüklüğü seviyeye uygun olup 18 puntodadır. M.E.B in önerdiği harfler tam anlamıyla kullanılmamıştır. (a,ğ,g,y) Yani bilgisayar harfleri kullanılmıştır. Bu da çocuğu harflerin yazılış şekilleri konusunda tereddüde düşürür

 

6) Kitabın Adı : Kitabın adı kısa ve seviyeye uygundur.

 

B) RESİMSEL ÖZELLİKLER

Kitapta kapak hariç hiçbir resim bulunmamaktadır. Bu da çocuğun kitabı okumamasına neden olabilir. Ve çocuğun kitabı okurken canı sıkılabilir kitabı okumaktan vazgeçebilir.

 

C) DİL VE ANLATIM ÖZELLİKLERİ

1) Dil Özellikleri : Kitapta anlatılan olayları 3. sınıfa giden bir öğrenci yazdığı için olaylara açık ve sade bir dil hakimdir. Yabancı kelimelere çok az yer verilmiştir. Kitaptaki olaylar İtalya da geçtiği için insan isimleri yabancı isimlerdir. Anlamı bilinmeyen kelimeler 3. Ve 4. Sınıf öğrencileri için azdır. Yöresel ağız ve argo sözcüklere yer verilmemiştir.

Kitaptaki tümcelerin birçoğu uzun tümcedir. Bu tümcelerdeki sözcük sayısı 10u bile geçmektedir. Örneğin iki kitapçı dükkanı çanta,kağıt ve defter satılan anne ve babalarla tıklım tıklım doluydu ve üç yıl süreyle aşağı-yukarı her gün geçtiğim yedi sınıf kapısının üzerine açıldığı o koskocaman odayı tekrar çok sevindimtümceleri uzundur.

 

http://www.yasaryayinlari.com/yayinevi/images/cocuk%20kalbi.gif

 

2) PLAN : Giriş bölümü 3. Sınıfa başlayan Enrico okulu ve öğretmenlerini tasvir etmiştir. Gelişme bölümünde Enrico başından geçen olayları anlatmıştır. Bu olaylar okuyucuya mesajlar vermektedir. Sonuç bölümünde ise Enriconun annesine yaptığı saygısızlıktan dolayı babasının nasihatleri yazılmıştır.

3) Konu : Kitabın konusu İtalya da bir mahalle okulunda 3.sınıfı okuyan bir öğrencinin yazdığı bir yıllık okul hikayesidir.

Konu ilgi çekici bir biçimde sunulmamıştır. Konusu olsun, içeriği olsun eğitici ve düşündürücü bir kitaptır.

4) Kitabın Özeti : İtalya da bir mahalle okulunda 3.sınıfa yeni başlayan Enrico yeni öğretmeniyle tanışınca ilk başta hoşlanmaz. Eski öğretmeninin o güler yüzünü hatırladıkça üzülür fakat daha sonra yeni öğretmeninden hoşlanmaya başlar. Bir gün Robetti adında bir çocuk okula giderken bir çocuğun atlı tramvay yolunda düştüğünü görür. Çocuğu kurtarırken kendi ayağı atlı tramvayın altında kalır. Bunu gören Enrico üzülür. Başka bir gün Enriconun sınıfına Calabriali bir öğrenci gelir. Öğretmen sınıfla kaynaşmasını sağlar.Uzaktan gelen bu öğrenciye iyi davranılmasını ister. Yine günün birinde annesi ve kız kardeşi ile yoksul bir kadına çamaşır götüren Enrico kapıyı açan kadını görür ve içeride sınıf arkadaşını görür. Babası olmayan crossi bütün zorluklara rağmen karanlık odada dersini yapmaya çalışır. Bu duruma üzülen Enriconun annesi para yardımında bulunur. Kitabın sonlarına doğru Enrico annesine saygısızlık yapar.Bu olaya üzülen anne ve babası Enricoya nasihatlerde bulunur.

5) Kavramlar: Kitapta davranışların karşılandığı kavramlar okuyucuya doğru olarak verilmiştir.

D) İÇERİK ÖZELLİKLERİ

 

http://www.kitapokuyoruz.com/kapak/1670-Cocuk-Kalbi.jpg

 

1) Konunun Ana Düşüncesi: Etrafındaki öğrenci arkadaşlarına göre maddi bakımdan iyi durumda olan ve ailesi tarafından ilgi gören çocuğun bu ilgiye fazla layık olamaması.

Bu ana düşünce çocuğa doğrudan verilmemiştir. Hikâyenin sonunda ana düşünce daha net verilmiştir.

Bu kitap bir çocuğun ailesine saygılı davranması gerektiğini,arkadaşlarına iyi davranmasını gerektiğini göstermiştir. Yardımlaşmanın önemi belirtilmiş ve önyargılı davranmamamız gerektiği belirtilmiştir.


ALINTIDIR


ŞEKER PORTAKALI-JOSE MOURA DE VASCONCELOS| ÜÇ İNCELEME



http://www.iskenderiye.com/images/30/30225_2.jpg



ŞEKER PORTAKALI-JOSE MOURA DE VASCONCELOS

ÜÇ İNCELEME

 

Kitabın Adı:ŞEKER PORTAKALI
Kitabın Yazarı: Jose Moura De Vasconcelos
Kitabın Yazılma Yılı:1983
Kitabın Yayınevi: Can Yayınları
Kitabın Basım Yılı: 2001
Sayfa Sayısı:208
Kitabın Konusu: Ailesinden baskı gören ve bu yüzden aradığı değerleri başkasında bulan bir çocuğun,ilk başta korkması ve sonra da onu babası olarak görmesi

Kitabın Özeti:
Yaramazlığıyla tüm mahallede adından söz ettiren ve ailesinin kendisini daha fazla olay yaratmaması ve kendilerinin biraz daha rahat edebilmeleri için kendisini daha beş yaşında okula göndermelerinden şikayet eden Zeze,en çok sevdiği kardeşi olan Luis devamlı gezerdi.Zaten insanın ailede biriyle daha çok ilgilendiğini ve bununda Luis olduğunu söylerdi.Ama abisi Totoca ile birlikte de gezerlerdi.
Zeze devamlı Edmundo dayısıyla görüşür ve ondan çok şey öğrenirdi. Ona göre o bir kültür abidesiydi.Her gittiğinde kendini geliştirmesi bakımından bayağı mesafe kat ediyordu.
Noel yaklaşıyordu.Ve bütün şehirde Noel’in yaklaştığını gösteren olaylar gelişiyordu.Bütün dükkanlar daha canlı, daha farklıydı.Yalnız Zeze ailesinin maddi durumunun iyi olmaması nedeniyle bu heyecanı yaşayamıyordu.Bir kamyon dolusu oyuncak dağıtılacaktı.Bu oyuncaklardan alabilmeri için oyuncakların dağıtıldığı ve çok mesafede bulunan bu yere gitmeleri gerkiyordu.Ve de kardeşiyle birlikte gittiler.Bu yere vardıklarında oyuncak kalmamıştı.dolaysısıyla Noel’I armağansız geçirdiler.Bu durumdan şikayetçi olan Zeze homurdanırken babası duydu.Babası bu olay üzerine bir köşeye çekilip çok üzüldüğü anlaşılırcasına oturdu.Zez babasını orda olduğundan haberdar değildi.Kemdisini affettirmek için boyacı sandığını kapıp para kazanmaya gitti ve babasına sigara getirdi.
Zez’nin okumayı daha küçükken öğrenmesi ailesinde herkesi şaşırtmıştı.Zaten ilk başta herkes onun duyduklarını ezberlediğini sanıyordu.Okumayı bilmesi ve birazda onun yaramazlığından kurtulmak için onu okula kaydettirdiler.Okulda öğretmeninin en çok sevdiği öğrenci Zeze idi.Çok başarılıydı ve de çok sessizdi.Evde yaptığı yaramazlıkları okulda yapmıyordu.
Taşınacaklardı.Yeni evlerine gittiler.Gloria eve doğru koşmaya başladı ve hintkirazı ağacına sarılıp o ağacın onoun olduğunu söyledi.Diğer kardeşi de aynı şeyi demirhindiye yaptı.Ve Zeze ‘ye de arkadaki küçük bir şeker portakalı fidanı vardı.dikensiz olduğu için onu seçti.Ablası onun çok genç olduğunu ve küçük fidanın da onunla büyüyeceğini söyledi. Zeze devamlı küçük fidanın yanına gidip kendi kendine konuşuyordu.Sonunda bu küçük fidan Zeze’nin sorularına cevap verdi.Bu olayda sonra Zeze devamlı fidanın yanına giderek onunla dertleşiyordu.
Zeze okula giderken arabaların arkasına takılarak “Yarasa” dedikleri işi gerçekleştiriyorlardı.Yalnız, bir araç vardı ki hiç kimse yanaşamıyordu.Zeze bir gün bütün cesaretini toplayıp arabanın arkasına atladı.ama arabanın sahibi arabadan indi ve Zeze’yi fırçaladı.Zeze bu olaydan sonra daha da yarasa yapmaya cesaret edemedi.
Zeze yaptığı yaramazlıkların birisi sonucunda ayağını bir cam parçasıyla yarmıştı.Bunu fark eden O Portekizli adam ki Zeze’yi arabasına bildiği için fırçalamıştı hemen onu arabasına bindirip onu okula bıraktı.daha sonraları sık sık buluşup arabayla gezmeye başladılar.Zeze bu Portekizli adamı çok sevmişti ve de çok samimi olmuştu.Hatta ondan ismini değiştirmesini istemişti.
Evde yaptığı yaramazlık sonucu babası ve ablası ağzı burnu kırılıncaya kadar dövdüler.Okulda kimse durumu anlamasın diye okula göndermediler.Bu yüzden Portekizli adamın da yanına gidemiyordu.Dünyada en çok sevdiği kişinin bu adam olduğunu düşünüyordu.Bu yüzden bu adamdan onun babası olmasını istiyordu.

Totoca paraya ihtiyacı olduğu için Zeze’ye gelip ondan para istedi. Ama Zeze ona para vermemeye kararlıydı. Totoca para verirse ona iki önemli şey söyleyeceğini söyledi.Şeker portakalı ağacının bulunduğu bahçenin yol için kullanılacağı ve dolayısıyla buradaki fidanların kesileceğini söyledi.
Bir gün Zeze okulda öğretmenin sorduğu soruyu cevaplarken geç kalan arkadaşı içeri girdi.Portekizli adamın arabasının Mangaratiba adlı trenin altında kaldığını ve büzden kendisini geç kaldığını söyledi.Bunu duyan Zeze izin almadan olay yerine g,tti ve gerçeği öğrendi.hayatında en çok sevdiği adamı yani babası olmasını istediği kişiyi kaybetmişti.Totoca onu bir evin önünde otururken buldu.ateşler içerisindeydi..Hemen eve götürdü.evdekiler onun yine numara yaptığını sanıyorlardı.Daha sonra bunun gerçek olduğunu anladılar.Hiçbir şey yiyemiyor,hiçbir şey içemiyordu.Bütün mahalle onu ziyaretine gelerek onsuz mahallenin çok sıkıcı çok cansız olduğunu söylüyordu.Totoca ona kötü haber verdiğini ve bu yüzden kardeşinin bu hallere düştüğüne inanıyordu.Bu yüzden vicdan azabı çekiyordu.
Babası ünlü bir şirketin amirliğine atanmıştı. Zeze’yi karşısına alıp ona artık bu sefaletin bittiğini ve bundan sonra acı çekmeyeceğini söyledi. Ayrıca Şeker portakalı fidanının kesimini de ertelettiğini söyledi.ama Zeze için şeker portakalı kesilmişti.Çünkü onun manevi babası Manuel Valaderes ölmüştü.


Kitabın Ana fikri:

Çocukların çocuk olduğu unutulmayıp gereken ilgiyi ve şefkati göstermenin önemi vurgulanmıştır.

Kitabın Kahramanları:


ZEZE: Küçük yaşta okuma yazma öğrenen,yaramaz bir çocuk.Aile sevgisinden mahrum bırakılmış ve sürekli dayak yemiştir.

TOTORA: Zeze’nin abisidir.

EDMUNDO: Zeze’nin dayısıdır. Ayrıca çok zeki ve çok kültürlüdür.

GLARİA: Zeze’nin ablasıdır.

MANUEL VOLODERES: Babasını olmasını istediği Portekizli adam.

Kitabın Yorumu: Hem büyüklere hem çocuklara hitap edebilen dille anlatılmış ufak şeylerle mutlu olmak ve sahiplenmenin en yalın haliyle bir çocuğun anılarını anlatan bu kitap bence özellikle küçük yaşta okunup ders alınması gereken bir kitaptır. . En kötü yalan insanın kendisine söyledği yalandır.Zeze akıl dolu maceralarıyla bize heyecanlı anlar yaşatıyor… Hayatıma başlı başına bir bakış açısı kazandıran bir eser. Herkesin mutlaka okuması, hatta belli bir yaşın altındayken okuması gerektiğini düşündüğüm yapıt.

 

 http://www.sakinkafa.com/images/seker-portakali1.jpg

ŞEKER PORTAKALI-JOSE MOURA DE VASCONCELOS

 

 

A)    FİZİKİ DEĞERLENDİRME


Kitabın Adı :Şeker Portakalı
Yazarı :José Mauro de Vasconcelos
Yayınevi :Can Yayınları
Baskı :60. Basım / 1995
Kağıt Kalitesi: 2. Kalite
Sayfa Sayısı :207
Puntosu :12 Punto
Resim Özellikleri: Kitapta renksiz,karakalem çalışmasını anımsatan soyut resimler vardır.
Kitapta içeriği anlatan bir bölüm yoktur.Okuyucunun ne ile karşılaşacağı yalnız bir cümle ile verilmiştir :”Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü.”
Yazar Hakkında Bilgi: Şeker Portakalı isimli kitabın özgün adı O Meu Pé de Laranja Lima’dır (1986).
Yazarı; José Mauro de Vasconcelos, 26 Şubat 1920 de Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu’da doğdu. Kızıldereli bir anne ile Portekizli bir babanın çocuğu olan José Mauro de Vasconcelos iki ayrı kültürün de izlerini taşıdı. Oldukça yoksul olan ailesi onu Natal kasabasındaki amcasının yanına gönderdi. Orada 19 yaşındayken Hotengi Irmağı’nda yüzmeyi öğrendi. İlerde bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayallerini kurdu. Liseyi Natal’da bitirdikten sonra 2 yıl tıp öğrenimi gördüyse de öğrenimini yarıda bırakıp yeni hayaller peşinde Rio de Jenario’ya ya gitti. Orada ilk işi boks antrenörlüğü oldu. Tarım işçiliği ve balıkçılık yaptı. Yaşamı boyunca çeşitli işlerde çalıştı. Bu onun yazarlığına büyük katkılar sağladı. Değişik ortamlarda , değişik koşullarda farklı insanlar tanıdı. İyi bir gözlemci ve usta bir yazarın elinde bütün bu yaşamlardan pek çok roman çıktı ortaya. Bunlar yazarın çok yönlü kişiliğinin ve içinde bulunduğu arayışın bir yansıması olarak değerlendirilebilir. José Mauro de Vasconcelos’un Beyaz Toprak isimli eseri çok beğenildi. Kayığım Rosinha (1961) ile ününün doruğuna çıktı. Ama onu dünyaya tanıtan kitabı Şeker Portakalı (1968) oldu. Bu romanı 12 günde yazdığını açıklayan yazar “Ama onu 20 yıldan fazla taşıdım yüreğimde” der. Şeker Portakalı’nın küçük kahramanı Zeze’nin serüvenleri Güneşi Uyandıralım (1974) ve Deli Fişek adlı romanlarında da devam etmiştir.


B)İÇERİK DEĞERLENDİRME


ÖZET:
Zeze fakir bir ailenin ince ruhlu , zeki ancak anlaşılamamış, yaramaz bir çocuktur. Erken yaşta kendi kendine okumayı öğrenir, hayatın içine gerçeklerine daha erken atılır. Babası işsizdir. Annesi geç saatlere kadar çalışmaktadır. Okula başlayıncaya kadar geçen zamanda ablası ve küçük kardeşi ile evde yaşadıkları anlatılır. Zeze, diğer öğretmene hemen hemen tüm öğrenciler çiçek getirirken kendi öğretmenine kimsenin çiçek getirmediğini fark eder. Parası olmadığı için bir bahçeden çiçekleri gizlice toplar ve her sabah erkenden öğretmenin masasına bırakır. Ancak bir süre sonra yakalanır. Yaptığının hırsızlık olduğunu söylerler ve onu cezalandırırlar.
İnce ruhunun yanında yaramaz olan Zeze’nin eline eski bir çorap geçer. Tıpkı yılana benzemesi onda muzur bir fikir uyandırır. Bir ucuna ip bağlar, ağacın üstünden geçirir ve saklanıp avını bekler. Annesinin arkadaşını korkutur ve dayakla cezalandırılır.
Bir gün okula gitmek istemez. Bir Kiliseye gider oradaki mumları uçurtmasının ipine süreceğini söyleyerek papazdan alır ve Kilise’nin girişine mumları sürer. Yine annesinin bir arkadaşı Zeze’nin kurbanı olur, kayarak düşer. Zeze yine yakalanır, cezalandırılır.
Zeze Noel’de babasının kendisine bir şey almadığına söylenmesini babasının duyduğunu fark edince çok üzülür, tüm gün babasına sigara alacak parayı biriktirmek için ayakkabı boyacılığı yapar.
Yine okuldan kaçtığı bir gün sokakta müzik parçaları yazılı afişler satan bir adamla tanışır, yanında çalışmaya başlar. Bu sırada öğrendiği parçalardan birini babasını üzgün gördüğü bir gün söylemek ister. Babası Zeze’nin ilk cümlesine bir tokatla karşılık verir. “Devam et” der. Zeze devam eder. İkinci bir tokat daha gelir. Zeze söylediği şarkının sözlerinin anlamını bilmez. Babasının niçin sinirlendiğini de anlamaz. Zeze’nin gözlerinden yaşlar gelmeye başlar, babası çok sinirlenmiştir. Kemerini eline alır, Zeze’yi fena halde döver. Zeze buhran içindedir ve onu kimse anlamamaktadır. Bu nedenler onu bir portakal ağacı fidanı ile dost olmaya iter. Dertlerini bu fidanla paylaşır. Manuel Valenderes ise Zeze’nin dertlerini paylaştığı, orta yaşın üstünde bir dostudur. Belki de Zeze’yi anlayan tek yetişkindir. Zeze ona öylesine bağlanmıştır ki ona kendini evlatlık olarak alıp almayacağını sorar. Bu dostunun arabasıyla tren raylarının arasında parçalanması Zeze’yi karamsarlığa iter.
Hikayenin sonunda babası iş bulmuştur ve Zeze’ye artık hayatlarının düzene gireceğini söyler. Ancak Valanderes ölmüş, Şeker Portakalı fidanı da kesilmiştir. Zeze için artık her şey bitmiştir.
Hikaye “Olup bitenleri çocuklara niçin anlatmalı?” sorusu ile biter. Zeze’ye gerçekler çok erken anlatılmıştır.


ÇOCUKSU ÖĞELER
 Zeze’nin hiç kimsenin çiçek getirmediği öğretmeni için bir bahçeden  gizlice çiçek toplaması ve erkenden gelip öğretmeninin masasına bırakması.
§ Babasını üzdüğünü düşündüğü için ayakkabı boyacılığı yaparak babasına en sevdiği sigarayı alacak kadar para biriktirmesi
§ Ayağının kırık cam parçasıyla kesildiğini , ailesinin kızacağından korktuğu için çektiği acıya rağmen saklaması
§ Şeker Portakalı ile kurduğu diyolog
§ Babasını mutlu etmek için ona şarkı söylemesi.


KAHRAMANLAR:


Zeze: Fakir ve kalabalık bir ailenin en küçük oğlu. Oldukça zeki, ince düşünceli ve yaramaz bir çocuk. Kendinin kötü bir çocuk olduğunu düşünmekte ve ailesi tarafından kendine uygulanan şiddeti haklı görmektedir.
Gloria: Zeze’nin ablasıdır ve evde Zeze’yi dövmeyen tek kişidir. Zeze’yi daima korur ve sever.
Edmundo Dayı: Zeze’nin merak ettiği her şeyi sıkılmadan ona anlatan ve Zeze’ye sürekli bir şeyler öğreten yaşlı akrabalarıdır.
Luis: Zeze’nin bakmakla zorunlu olduğu küçük kardeşidir. Zeze her zaman ona iyi olanı öğretmeye çalışmaktadır.
Portekizli Manuel Valendares: Zeze’nin kötü bir şekilde tanıştığı fakat sonra çok iyi dost olduğu zengin bir adamdır.
Minguinho: Zeze’nin evlerinin bahçesinde bulunan ve Zeze’nin hayatına dair her şeyi paylaştığı konuşarak rahatladığı şeker portakalı fidanının adıdır.


ANAFİKİR:
Çocuklar çevrelerinde olan her olayın farkındadırlar ve bunlardan etkilenirler. Onlara yaklaşırken kendi dünyalarının olduğunu unutmamalıyız.


KABUL VE DEĞERLER:


§ Ekonomik olarak sıkıntı içerisinde bulunan ailelerin çocukları bu hayatın her zorluğuna sabırla katlanmak zorundadırlar.
Kitapta Zeze ailesinin çektiği her sıkıntıyı bilmekte ve bunlara dayanmaya çalışmaktadır. Baba işsiz olduğu için asabidir ve şiddet uygulamaktadır. Zeze buna katlanır çünkü babası işsiz olduğu için böyle davranmakta haklı olduğunu düşünmektedir.Oysa kitabı okuyan çocuklar kendilerini bu kahramanla özdeşleştirecekler ve acı duymayı, ezilmeyi normal sayacaklardır. Bu yanlış bir yönlendirmedir.
§ Yazar, eserde Hristiyanlık dininin bazı anlayışlarını işlemiştir.
Romanın oturduğu yapı Hristiyanlıkla örtüşmektedir. Dini öğelere yer verilmiştir. Noel’de küçük İsa’nın doğması, şarap, ekmek yenilmesi, kilise’den bahsedilmesi bunlara örnek verilebilir.
§ Büyükler çocuklara yaramaz, kötü olduklarını söylüyorsa bu doğrudur.
Eserde Zeze’nin kötü bir çocuk olduğuna Zeze ailesi ve yazar inanmaktadır. Noel’de Zeze için İsa yerine şeytan doğmasının belirtilmesi buna iyi bir örnektir. Ayrıca Zeze’nin gördüğü şiddete karşı kendini sürekli suçlu görmesi okuyan çocukları olumsuz etkileyecek bir davranıştır. Bu davranış çocuğa kendi davranışlarının ve düşüncelerinin büyükler nazarında önemsiz olduğu hissini verebilir.
§ Büyükler çocukların davranışlarını anlayamaz.
Zeze ince ruhlu zeki bir çocuktur ancak davranışları çevresince anlaşılamaz. Öğretmenini mutlu etmek için getirdiği çiçeklerin sorgusuz hırsızlık olarak değerlendirilmesi, babasını mutlu etmek için anlamının bilmediği bir şarkıyı söylemesi karşısında dayak yemesi yazarın bakışını en iyi gösteren örneklerdendir.
Temel değerlerle kabullerin her zaman uyuşmadığı değerlendirilmesi yapılabilir.


DİL VE ÜSLUP:


Kitabın dil ve üslubu çocukların zevk alacakları niteliktedir.Cümleler ve paragraflar kısadır.Karşılıklı konuşmalara sıkça yer verilmiştir.Mecazi ifadeler çok fazla yer almamıştır.Bunun yanında cümlelerde orijinal bir yapı yoktur.Kelime seçimi çocukların düzeyine uygun olarak yapılmıştır.Olayların anlatımı akıcı,tasvirler etkileyicidir.Fazla olay ve hareket olmamasına rağmen, seçilen ayrıntılar çocuğun diliyle verilince etkileyici unsur haline gelmiştir.


KİTABIN DEĞERLENDİRİLMESİ:


Kitap hayatın acı yüzünü bir çocuğun dünyasında işlemesi ve onun diliyle bunu anlatması yönüyle oldukça etkili bir eserdir. Bu anlatım okurken duygusallığın ağır basmasına sebep olmaktadır. Kitap bittiğinde Zeze’yi anlıyorsak çocukların dünyasına adım atmışız demektir. Onların davranışlarındaki hareket noktalarını saptamak gerektiğini kuvvetle hissettiren bir romandır. Bunların yanında iyi-kötü karakterin ayrımının tam yapılmadığı (Zeze’nin babasının çocuklarının isteklerini yerine getiremediği için üzülmesinin yanında, onları dövmesi), karakterlerin özelliklerinin ayrıntıyla verilmeyip yalnızca çocuğun o karakter hakkındaki düşüncesinin verilmesiyle yetinilmiş olması (Edmundo Dayı Zeze’nin korkuyla karışık güven beslemesi veriliyor. Fakat bunda çocuğun doğru kararda olup olmadığını anlayabileceğimiz bir ayrıntı verilmiyor) ve bir şikayet romanı özelliği taşıması kitapta fark edilen eksikliklerdendir.
Kitabın hangi anlayışla yazıldığı hususuna gelince; daha çok çocuğun duyguları ele alınarak çocuğa içten bir bakış yapılmıştır. Bu nedenle yenilikçi anlayışla yazıldığını söyleyebiliriz.


İLKÖĞRETİMDE OKUYAN BİR ÇOCUĞUN KİTAP HAKKINDA GÖRÜŞLERİ
Kitabı çok beğendim. Okurken Zeze’ye çok üzüldüm. Çok acı çekti. Onun mutlu olmasını istedim. Olaylar çok akıcıydı. Zeze’nin öğretmenine çiçek götürmesi beni etkiledi. Ben de olsam öğretmenime çiçek götürürdüm. Zeze’nin babası kötü bir adam çünkü Zeze’yi çok dövdü. Dövmeseydi daha güzel olacaktı. Kitabı okurken isimleri aklımda tutmakta zorlandım. Ama yine de güzel bir kitaptı. Birde başlarda okurken sıkıldım sonrası güzeldi. Resimleri azdı.

 

http://turkkitap.de/catalog/article_images/seker%20portakali%201.jpg

ŞEKER PORTAKALI ROMAN ÖZETİ (JOSE MAURO DE VASCONCELOS)

 

 

Kitabın Adı:Şeker Portakalı 

 

Yazarın adı:Jose Mauro de Vasconcelos

 

ROMANIN ÖZETİ:


Roman kahramanı Zeze çok çocuklu yoksul bir ailenin küçük çocuklarından biridir. Olaylar işsizlik yüzünden ruhsal bunalımlar geçiren bir baba, kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenmiş bir ağabey ve ablalar etrafında gelişir. Küçük kardeşi Luis henüz yaşananları algılayamayacak kadar küçüktür. Anne karakteri ise siliktir. Çünkü anne, ailenin geçimini sağlamak için çalışmak zorundadır ve çocuklarına ayıracak hiç vakti yoktur. Kısacası aile fertleri Zeze’yi anlayabilmekten çok uzaktır.

Zeze’nin mahalledeki insanlara yaptığı, çoğu kez zarar verme boyutuna ulaşan, şakalar ve yaramazlıklar, aslında yaşadığı yalnızlık duygusundan kaynaklanır. Ama o çevresindeki insanların söylediği gibi kendini “şeytanın vaftiz oğlu” sanır. Kötü bir çocuk olduğuna inanır. Yüreğindeki sevgi açığını kapatmak için hayali arkadaşlar yaratır. Bunlardan biri bir yarasadır. Diğeriyse yeni evlerine taşındıklarında her çocuğun bahçedeki ağaçlardan birini seçmesiyle ortaya çıkar: Hiç kimsenin beğenmediği bir şeker portakalı fidanı... Zeze, bu hiç de adil olmayan paylaşımda payına düşeni kabullendiğinde artık bir dostu daha olmuştur. Onlara isim takar ve onlarla konuşur.

Aile fertleri dışında Zeze’yle ilgilenen birkaç kişi göze çarpar. Bunlardan biri Edmundo Dayı, diğeriyse Zeze’nin öğretmenidir. Edmundo Dayı ona aradığı sevgiyi değilse de en azından ara sıra para verir ve kendince yeni şeyler öğretir. Öğretmense söylenenlerin aksine Zeze’nin mükemmel bir çocuk olduğu görüşündedir.

Bir süre sonra bir sokak şarkıcısı ortaya çıkar. Zeze onunla birlikte sokak sokak dolaşıp şarkı söylemeye başlar. Bu Zeze’nin severek yaptığı tek şeydir. Adam açık saçık şarkılar söylediği için babası onunla arkadaşlık etmesini istemez. Zeze bunu anlayamaz. Çünkü söylediği şarkıların anlamını bilmez. Bir gün sırf babasını mutlu etmek için ona bu şarkılardan birini söyler. Ve hayatının en kötü dayağını yer. Bu olaya en çok Gloria üzülür; aile fertlerinin onu dövmelerini yasaklar.

Zeze, en büyük dostunu yine bir yaramazlık sonucu tanır. Bu daha çok tehlikeli bir oyundur. Hareket halindeki arabaların arkasına yapışıp rüzgarı ve hızı hissetmek, onun deyimi ile yarasa olmak... Portekizli Manuel Valadares ‘in arabası çok fiyakalıdır. Bu yüzden yarasa olma oyununu bu araba üzerinde denemek için büyük bir istek duyar ve iş başındayken yakalanır. Portekizli poposuna vurup onu çevredeki herkese karşı rezil etmiştir. Yüreği yoğun bir nefret duygusuyla dolar. Sonraları onu daha yakından tanıma şansına sahip olur. Ve bu adam yaşamdaki en çok sevdiği insan haline gelir.

Babasından yediği dayaktan sonra intihar etmeyi düşünür. Ama Portekizli’nin desteğiyle vazgeçer. Ondan kendisini evlat edinmesini ister. Ne yazık ki adamın ömrü buna yetmez. Bir süre sonra ölüm haberi gelir. Talihsiz bir trafik kazası geçirmiştir. Portekizli’nin ölümü Zeze’yi yaşamdan koparır. Daha sonra kendi içinde yaşadığı bir iç savaş başlar. Bu birkaç günlük süreç aynı zamanda Zeze’nin büyüme sürecidir. Hastalığı esnasında şeker portakalının çiçek açtığını öğrenir. Ama artık ne o, ne de yarasa önemlidir. Yaşadığı büyük acı Zeze’yi olgunlaştırmıştır.

ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Zeze: Baş kahraman, yoksul bir ailenin küçük çocuklarından biridir.

Totoca: Zeze’nin ağabeyidir. Bencilce ve tutarsız davranışlar sergiler.

Edmundo Dayı: Yaşlı bir akrabadır. Ona ailesinden çok daha iyi davranır.

Jandira: Zeze’nin ablasıdır. Zamanını roman okumak ve sevgililerini düşünmekle geçirir.

Gloria: Zeze’nin ablasıdır. Onu ailede en çok seven ve koruyan kişidir.

Bay Arivaldo: Bir sokak şarkıcısıdır. Zeze ile aralarında sessiz bir dostluk gelişmiştir.

Lala: Zeze’nin diğer ablasıdır. Son zamanlara kadar Zeze ile ilgilenmiş ama sonraları ya bıkmış, ya da sevgilisiyle olmayı tercih etmiştir.

Luis: Zeze’nin küçük kardeşi, kardeşlerden en küçüğüdür. Ailede herkes tarafından sevilir.

Luciano: Luciano adındaki yarasa, Zeze’nin isim takıp konuştuğu çok sevdiği arkadaşlarından biridir.

Minguinho (Xururuguinho): Bir şeker portakalı ağacıdır. Zeze, Luciano gibi onunla da konuşur. Hatta onların da konuştuklarını düşünür.

Bay Paulo (Baba): İş bulamadığı için psikolojik sorunlar yaşamaktadır. Bu yüzden çocuklarına karşı yeterince sevecen ve sabırlı olamaz.

Anne: Ailenin geçimini sağlamak için çalışmak zorundadır. Çocuklarıyla ilgilenemez. Bu yüzden romanda arka planda kalır.

Manuel Valadares (Portuga): Zeze’ye sevgiyi, yaşamın sevilebilecek yanlarını öğreten insandır. Onun iyi ve mutlu bir çocuk olabilmesi elinden gelen her şeyi yapar.

Cecilia Paim (Öğretmen): Yaptığı bütün haylazlıklara rağmen onun mükemmel bir çocuk olduğunu düşünen duygulu ve anlayışlı biridir.

 

 

Kaynak internette paylaşılan içeriklerden derlenmiştir.

Tiryakı Sözleri


http://static.ideefixe.com/images/280/280273_2.jpg

Tiryakı Sözleri

KONUSU: Hayat, sadece kendi yaşadıklarımız olsa idi, pek bir anlam ifade etmezdi. Bizim dışımızda yaşayan milyarlarca insan ve sayısız nesne vardır. Bunların gözlemlenmesi, tecrübe birikiminin aktarılması bir iletişim ve paylaşma olayıdır. Cenap Sahabettin, Türk düşünce ve edebiyat dünyasında i-sim yapmış bir kişi olarak, birikimlerini diğer insanlarla paylaş­mak için, bu kitabı yazmıştır. Burada, özdeyiş diye nitelendirdiği­miz sözlerin, belki bir kısmı başkaları tarafından yazılmış olup, yazar tarafından beğenildiği için bizlere aktarılmak istenmiştir. Bir kısmı ise, yazarın kendi hayatının özümlenmesi olarak bizlere naklettiği sözlerdir. Bir bütün olarak ele aldığımızda, günlük hayatımıza yön ve­recek her türlü özdeyişi bu kitapta bulabiliriz. Kitaptaki sözlerin tamamını ele alıp, yorumlamak mümkün değildir. Bu nedenle içinden bir seçki yapmaya çalışarak, sizlere sunmanın gayreti İçerisinde olduğumuzu belirtelim. Şimdi sözlere geçelim: “Pek çok adamların benden çok fikirleri vardır, fakat benimkiler az çok bir İşe yaramak ümidiyle ortaya çıkarken, onların ki tenbel tenbel evlerinde kapalı oturuyorlar.” Yani, insanları sunulmayan ve pratikte kullanılmayan fikir, boş bir hayalden ibarettir. “Ne bütün varını yeyip ölmüş vardır, ne her fikrini söyleyip susmuş. Bu dünyada, ne söylenecek söz biter, ne de yenilecek mal. Bu nedenle her ölüp giden, mutlaka bir şeyleri yarım bırakmıştır.

“Güzel fikir ihtiyarlamaz.”
İhtiyarlamadığı için, ölmez de. Örneğin bir Mevlâna, bir Yu­nus dünya durdukça insanlar tarafından hatırlanmayacaklar mı?

“Boş mide haykırır, derler. Biz de ilâve edelim: Dolu ağızların sesi çıkmaz.”
İnsanlığa karşı yapılan haksızlıklara ses çıkarmayanlar, bu haksızlık nedeniyle cebini ve midesini dolduranlardır.
“Derin yoksulluk gibi, büyük zenginlik de güzel hislerin gelişme*
ne engeldir.”
Yoksul, çaresiz ve imkânsız olduğu; zengin ise karnı tok, sırlı pek olduğu için gerek duymadığından, her ikisi de, iyi ve güzel duygular ortaya koyamazlar.

“Fenalığımızı kendimiz suiistimal ederiz; iyiliğimizi başkaları suistimâl ederler.”
Kötü yanlarımızı kendimiz; iyi yanlarımızı da başkaları, S kendi çıkarları için kullanırlar.

“Talih bile deve gibidir; önüne bir eşek düşmedikçe istediğiniz tarafa yürümez.”

İnsanın şansının kendisine yardımcı olması için insanın kendisinin de biraz çaba göstermesi gerekmektedir.

“Yüksek fikirlere hizmetkâr olmayan, hakkı ile âmir olamaz.” Başkalarını yönetenler, iyi ve doğru fikirlerin sahibi ve uygu­layıcısı değillerse, yanlış yönetirler.

“Ancak cücelerdir ki küçüldüklerini hissetmezler.”
Onurlu ve gururlu insanlar, küçük düşmemek ve küçülmemek için, her adımlarını dikkatli atmalıdırlar.

“İyi giyin ama dikkat et kİ kostümün senden üstün olmasın.” Her insanın kendi yaşam koşullarına uygun bir giyim tarzı olmalıdır.

“Fikren emir olamazsan esir olursun. İkisinin ortası yoktur.”
İnsan, kendi hayatına yön verecek fikirleri üretemezse, haliy­le, başkasının ürettiği fikirlerle yaşamını sürdürmek zorunda kalacaktır. Bu toplumlar, milletler ve devletler için de geçerlidir.
“Fırtına gecelerinde nakış işlenmez.”
Olağanüstü dönemlerde, bir şeyin hakkı ile yapılıp yapılma­dığı aranmaz. Örneğin, deprem olmuş, ekmekler iyi kızarmamış, kimse neden bu ekmek böyle olmuş diyemez. Ancak, ortalık süt liman ve her şey yerli yerinde ise, o zaman yapılan her işin hakkı ve kuralı ile yapılmasını istemek herkesin hakkıdır.

“Sürüden ayrılanı sürü sevmez”
Kendi içlerinden birisinin, kendilerinden daha üstün bir yere gitmesi çoğunlukla kıskançlığa sebep olur.

“İstibdad her tembel milletin kürek cezasıdır.”
Çalışkanlığın olduğu yerde, üretim artar. Üretim arttıkça, üretimin gelişmesinin önündeki engeller, bizzat üretimde yer alan güçler tarafından mücadele edilerek kaldırılır. Haliyle, bu halkın kendi kendini yönettiği cumhuriyet ve demokrasi idaresi ile neti­celenir. Aksi mi? Dünyaya bakın ve görün.

“Avam en az anladığına, en ziyade kuvvetle inanır.” Halk, ne kadar bilinçsiz olursa, o kadar kör inanç sahibi olur. Bu da toplumların, sürü gibi yanlış fikirlerin peşinde gitmesine yol açar. Ancak, bilinç düzeyi arttıkça, insanlar inandıklarının ve savunduklarının iç yüzünü daha İyi görürler.

“Teb’asımn tepesine her hükümet kılıç asar: İyi hükümetler onlar­dır ki astıkları kılıcı hissettirmezler.”
Hiçbir hükümet ya da devlet, halkını başı boş bırakmaz. An­cak, kendine güvenen ve akıllı yönetimler, bunu fazla hissettir­mezler.

“Hüküm, hükümdarın da olsa hak teb’anındır, çünkü hükümdar her hakkını teb’anın kuvvetinden alır.” Halkın vicdanı ile hak ve isteğine bağlı olan yöneticiler, ko­lay kolay yıkılmazlar.

“Yoksulluk rüzgârı her tozdan evvel fazileti süpürür.”
Yoksulluğun olduğu yerde; namus, şeref, onur, erdem fazla barınamaz. Yokluk, mertliği bozar.
“Hakikati güneşe benzetirler; doğrudur. Gözlerimizi yaralar korku­su ile çoğuna bakamayız.
Gerçeğin yüzüne ancak, sonucuna katlanabilenler, bakabilir­ler.

“Elinden geleni yapmadığın müddetçe umduğunu bulamadığın­dan şikayette haksızsın.” Her ne iş olursa olsun, insan elinden geleni yapacak; sonra neticesini bekleyecektir.

“Ehliyetin kuvvetli bacaktan vardır, emin adımlarla yürür. Fakat ancak dahiliktir ki kanatlıdır ve uçabilir.”
Ancak, yetenekli ve dahi olanlar zirveyi yakalayabilirler.



“Köhne fikirler, paslanmış çivilere benzer: Söküp atmak çok güç­tür. ”
İnsanlara yeni fikirleri benimsetmek çok zordur. Peygamber­lerin ilk dönemlerdeki yaşadıklarına bakmak, yeterli örnektir.
“Hürriyeti suistimal eden ona layık olmadığını itiraf ediyor de­mektir. ”
Başkasının Özgürlüğünün başladığı yerde, bir diğerinin öz­gürlüğü biter. Bunu uygulamayan, kendisine uygulanmasını da beklememelidir.

“Hakikat güneşini örten bulutların en kesifi menfaattir.”
Şahsi çıkarlar, gerçeklerin görülmesinin Önünde öyle bir bu­lut kümesi oluşturur kî, gerçek bir türlü görülmez.



“Hakkı kuvvetlendiremeyenlerdir ki kuvvete hak derler.” Bugün, Irak’taki İşgalci ABD’ye, “Haklı” diyenler yok mu?

“Meşe gölgesinde filizlenen yosunlardan çoğu kendilerini meşe fi­danı sanırlar.”
Kendileri küçük olmalarına rağmen, bir büyüğün sayesinde ayakta duranlar, zamanla kendilerinin de büyük olduğunu zan­nedebilirler.

“İnşallah eken, maşallah biçer ”
Lafla iş olmaz. Gayret göstermek gerekir.
“Kalp söze başlayınca akıl sağır olur.”
Duygularımızla hareket ettiğimiz vakit, aklımızı geri plana iteriz.

“Hakiki hürriyet yüksek fikirlere esir olmaktır.”
Yanlış fikrin efendisi olmaktansa, doğru fikrin kölesi olmak tercih edilir.

“Kokmuş yumurtayı ezen kokusuna dayanmalı.” Pis işlerle uğraşanlar, uğrayacakları cezalara da razı olmalı­dırlar.

“Kösemensiz (koçsuz) sürüde her koyun kösemen(koç) kesilir.” Aile ve toplum; ya da toplumun her hangi bir kesimi, şayet sorumluluk sahibi bir yönetici ya da yönetici grubu tarafından yönetilmediği vakit, her kafadan bir ses çıkar, herkes bir tarafa çeker. O zaman da seyreyle gümbürtüyü.

“İnsan için en büyük kuvvet kendisim olduğu gibi görebilmektir.”
İnsan, yapabileceği ve yapamayacağı işleri iyi tespit ederse, hayatta her zaman başarı kazanır. Aksi halde ise sırtı yerden kalkmaz.

“Zeki adam kitaptan bir hayat hissesi ve hayattan bir kitap hissesi alır.”
Hayat bir bütünü ile, ders alacağımız örnekleri her gün ö-nümüze birkaç defa getirir. Ancak, zeki ve akıllı insanlar, dersi çabuk öğrenirler.

“Bazılarını rütbe ve nişan yükseltir; bazıları da rütbe ve nişanı alçaltır.”
Layık olmadıkları halde, çeşitli makam (mevki ve koltukları) işgal edenler yüzünden, ne yazık ki, o makamlar aşağı seviyeye düşer.

“Bazısının eli verir, gönlü vermez; bazısının da gönlü, verir, eli vermez: İkisi de hasisliktir.”
Bir şeyi verirken, el ile gönül birbiri ile uyum içerisinde de­ğilse, verilen şeyin hiçbir kıymeti kalmaz.

“Havasiüstün kimseler) beğendikçe alkışlar; avam alkışladıkça be­ğenir. ”
İnsanların kavrayışları, bilinç düzeyleri ile bağlantılıdır. Bi­linçli insan, güzel bir şeyin farkına varır, hoşuna gider, hoşuna gittiği için de bunu çeşitli yollarla belli eder. Ancak, bilinçsiz İn­sanlar önce alkışlar; sonra da alkışladığı için hoşuna gittiğini zan­neder. (Bugünkü televizyon programlarının büyük bîr çoğunluğunu izlediğimizde -şayet izlemeye katlanabilirsek- bu gerçeği yalın bir şekilde görürüz.)

“İnsan kendi mevkiini dostlarının gösterdikleri nokta ile düşmanla­rının gösterdiği nokta arasında aramalıdır.”
Dostun seni, olduğundan fazla gösterir. Düşmanın ise alçalttıkça alçaltmaya çalışır. Sen ortasını bul.

“Mürebbi yüz vermeksizin mükâfat ve kalp kırmaksızın mücazaat etmeli.”
Eğitimciler, insanları ödüllendirirken şımartmamalı; ceza­landırırken de onur kinci davranmamalıdır.

“En feyizli(verimli) rahmet ahn teridir.”
Yağmur yağmayan tarlada ekin olmaz. İnsanın yağmuru, döktüğü alın teridir. En fazla verim, alın teri yağmuru ile alınır.

“Hafıza, dimağımızın kumbarasıdır.”
Kumbara da para birikir. Beynimizde de bilgiler. Ancak, in­sanın hafızası kuvvetli değilse, hiçbir bilgi biriktiremez.
“Başını semaya çarpmaktan sadece cüceler korkar.” Küçük insanların, hedefleri de küçük olur. Büyük İnsanlar, büyük hedefleri Önlerine koyar ve o yolda yürümeye gayret eder­ler.

“Dişime gelen, işime gelir. İşte ekseriyetin düsturu.”
Çoğunluğun yaşam ilkesi, çıkarına gelen şeylere evet demek­tir. Varsın, başkasına ne olursa olsun.

ALINTIDIR

David Copperfield | Charles Dickens Roman Özeti - İnceleme

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/f/f9/Charles_Dickens.jpg/180px-Charles_Dickens.jpg

David Copperfield  |  Charles Dickens

Roman Özeti - İnceleme




ESERİN ADI : David Copperfield

ESERİN YAZARI : Charles Dickens (1812 – 1870) Charles John Huffam Dickens İngiliz romancıları içinde çok genç yaşta ünlenmiş ve geniş bir okuyucu kitlesince beğenilmiştir. En büyük İngiliz romancısı olarak kabul edilen Dickens’ın herkesçe anlaşılabilir romanları yaşadığı dönemde kraliçeden sokaktaki yoksul adama kadar, çeşitli kesimlerden okurların ilgisini çekiyordu. Londra’da kimi zaman 20 tiyatroda birden bu romanlardan uyarlamalar sahneleniyor, okuması olmayanlar bile roman kahramanlarını tanıyordu. Romanlarındaki Bay Pickwick, Oliver Twist, Bay Micawber, David Copperfield, Scrooge ve Tiny Tim gibi tipler, İngiltere’nin dışındaki ülkelerde de okurlarca benimsendi.
Dickens, Hampshire’da, Portsmouth’da doğdu. Savurganlığı yüzünden sürekli borç içinde olan babası Deniz Kuvvetleri’nde muhasebe görevlisiydi. Ailenin ikinci çocuğu olan Dickens, küçük yaşta bir ayakkabı boyası atölyesinde çalışarak eve para sağlamak zorunda kaldı. Dickens’lar alacaklılarından kurtulabilmek için, durmadan evden eve taşınıyorlardı. Dickens 12 yaşındayken babası borçlarından ötürü tutuklandı. Bu olay küçük Charles’ın kişiliğinde derin izler bıraktı, büyüdükten sonra o dönemde yaşadıklarının çoğunu romanlarına aktardı.
Babası hapisten çıktıktan sonra beklenmedik bir mirastan dolayı ailenin yazgısı değişti. Dickens fabrikadan alınarak bir okula gönderildi. Ailenin maddi durumu bozulunca yeniden okulu bıraktı ve bir avukatın yanına girdi. Stenografi öğrenerek mahkemelerde ve parlamentoda muhabirlik yaptı. Dönemin çeşitli gazete ve dergilerine deneme ve öyküler yazmaya başladı. Bu yazılarında dönemin geleneklerinden ve yaşam biçiminden kesitler yer alıyordu. İlgiyle karşılanan bu yazılar George Cruikshank'’n çizgileriyle “Sketches by Boz – 1836; Boz’un Karalamaları” adıyla yayımlandı. Dickens daha sonra “Bay Pikvik’in Serüvenleri’ni” (The Pickwiik Papers; 1836 – 37) yazmaya başladı. Bay Pickwick, uşağı Sam Weller ve arkadaşlarının başından geçen gülünç serüvenleri anlatan bu kitap çok tutuldu ve Dickens neredeyse birden bire üne kavuştu.
1836’da tanınmış bir gazetecinin kızı olan Catherine Hogarth ile evlendi; bu evlilikten 10 çocukları oldu. Ne var ki, ikisi de mutlu olamadı.
Dickens’ın ünlendikten sonra yazdığı “Oliver Twist” (1938)bir ıslahevinde yetişen Oliver’in acı dolu yaşamını konu alır. Oliver gibi, Dickens’ın hemen her romanında, içinde yaşadıkları dehşet verici koşullardan ve gördükleri baskıdan serseme dönmüş çocuklar, toplumdaki şiddeti ve baskıyı simgeliyordu. Bu roman bir dergide bölüm bölüm yayınlandığı için Dickens her bölümün sonunu bir beklentiyle bitiriyor ve heyecanı kamçılanan okur, bir sonraki sayıyı dört gözle bekliyordu.
1838 – 39 arasında gene bölümler halinde yayımlanan “Nicholas Nickleby”de Dickens gülünç ve acıklı olayları iç içe vermeyi başardı. Bu kitapta, yarattığı en gülünç tiplerden Bay Mantalini ve Bay Vincent Crummles ile birlikte canavar ruhlu okul yöneticisiWackford Sqüeers’i de okurlarına tanıttı. Küçük Nell’in ölümüyle sonuçlanan “Antikacı Dükkanı” (The Old Curiosity Shop ; 1841) okurları gözyaşlarına boğdu. Dickens’a mektup yazarak Küçük Nell’in ölmesini engellemesi için yalvardılar.
Dickens 1842’de ilk kez ABD’ne gitti. Kitaplarıyla orada da çoktan ünlenmişti. “Bir Noel Şarkısı” (A Christmas Carol ; 1843) ve “Martin Chuzzlewit” (1844) bu geziden edindiği izlenimlerle yazıldı. Dickens, iş dünyasını ve tümüyle toplumu ele aldığı “Dombey and Son” (Dombey ve Oğlu ; 1848) adlı romanının ardından, bir özyaşam öyküsüsnü çağrıştıran “David Copperfield”i (1849 – 50) yazmaya başladı. David Copperfield’in başından geçenler, çoğunlukla Dickens’ın fabrikadaki karanlık günlerinden, yoksul kira evlerinden ve borçlular hapisanesinden izlenimlerdi. Yazarın en çok beğenilen ve okunan eseridir. “Bleak House” (Kasvetli Ev ; 1852 – 53) adlı romanında mahkemeleri ve hukukçuları; “Hard Times”da (Zor Yıllar ; 1854) da Sanayi Devrimi’nin yol açtığı toplumsal değişim sırasında sıkıntı ve yoksulluğa neden olan iktisadi sistemi sert bir dille eleştirdi. Dickens toplumun ezilen ve yoksul kesimlerini konu aldığı romanlarıyla geniş yankılar uyandırarak, toplumsal sorunlara ilginin artmasını sağladı.
Dickens “Little Dorrit” (Küçük Dorrit ; 1855 – 57) adlı romanının ardından “Household Words” (Sıradan Sözler) ve “All the Year Round” (Yıllar Boyunca) adlı dergilerde çalıştı. 1859’dan 1870’de ölümüne kadar roman, şiir, deneme gibi çeşitli türlere yer veren bu haftalık dergilerde çalışan Dickens, bu sırada üç roman daha yazdı. “İki Şehrin Hikayesi” (A Tale of Two Cities ; 1859) “Büyük Ümitler” (Great Expectations ; 1860 – 61) ve “Ortak Dostumuz” (Our Mutual Friend ; 1864 – 65) adlı bu yapıtlarıyla sanatının doruğuna ulaştı.
1858’de evliliği boşanmayla sona eren Dickens, daha sonra ABD’ne ve İngiltere’nin çeşitli bölgelerine geziler yaptı. Büyük dinleyici kitlelerine romanlarından parçalar okumakta çok ustaydı. Halkın arasına karışmaktan hoşlanırdı. Etkileyici bir konuşmacı, iyi bir amatör tiyatro oyuncusu, yetenekli bir gazete muhabiriydi. Yazmakta olduğu “The Mystery of Edwin Drood” (Edwin Drood’un gizemi ; 1870) adlı dedektif öyküsünü bitiremedem öldü.

ESERİN SAYFA SAYISI : 224

ESERİN BASILDIĞI YER : Yuva Yayınları – İstanbul / 2000

EDERİ : 7.5 YTL.

ESER ÜSTÜNDE DURULAN OLAY DURUM- KESİT VE ÖZETİ : Yazar kendi hayatından kesitlerle birlikte 1800’lü yıllarındaki İngitere’nin sosyal durumunu ve insan ilişkilerini anlatıyor.
Roman, David’in yetim çocukluğundan başlar, üvey baba elinden çektiği acıları, çok sert ve kötü biçimde yönetilen yatılı okuldaki sıkıntılarını, on yaşında annesinin de ölümü üzerine içine düştüğü yanlızlığı anlatır.
Acımasız iş koşullarından kurtulup evine sığındığı halası Trotwood’un yanında rahata kavuşur, iyi bir okulda yetişir, hukukçu olur, ilk eşi Dora’nın ölümünden birkaç yıl sonra çocukluk arkadaşı Agnes ile mutlu bir yuva kurar, başarılı bir yazar olur.

OLAY DOĞAL MI, DEĞİL Mİ? DÜŞÜNCELERİNİZ : Olay, yazarın hayatından kesitleri de anlattığı bir eser olduğundan doğaldır.

BELLİ BAŞLI KİŞİLER KİMLERDİR? BELLİ BAŞLI ÖZELLİKLERİ, RUHSAL VE FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ :
David Copperfield : Romanın kahramanı. Çok sıkıntı çekmiş fakat azimli, yılmayan, ailesine ve arkadaşlarına düşkün, çevresini düşünen bir insan. İnce yapılı bir kişi.
Betsey Trootwood : David’in halası. Aksi fakat iyi kalpli, zaman zaman otoriter, inatçı yaşlı bir kadın.
Clara Copperfield : David’in annesi. Ezilmiş, kişiliği zayıf, başkalarının etkisinde çabuk kalan, hasta ve sağlıksız zayıf yapılı bir kadın.
Bayan Peggotty : David’in dadısı. Hayat tecrübesi olan, iyi kalpli, fedakar, çevresini koruyan, oldukça şişman bir kadın.
Edward Murdstone : Üvey babası. Sert, acımasız, çıkarları için her şeyi yapabilen, kötü karakterli, yakışıklı bir adam.
Jane Murdstone : Edward’ın ablası. Kardeşi gibi kötü, acımsıız, hain bir insan.
Bay Mell : David’in ilk öğretmeni. Fakir fakat iyi kalpli, çocukları seven ve koruyan, iyi bir öğretmen. Zayıf ve sıhhatsiz.
Bay Creakle : İlk gittiği okulun müdürü. Şişman, kısa, öğrencilere karşı acımasız, onları sürekli döven bir kişi.
Bay Sharp : Okulun Başöğretmeni. Bay Creakle gibi acımasız.
Tommy Traddles : Okul arkadaşı. İyi yürekli, başarılı, insanları seven yakışıklı bir kişi.
Steerfoth : Okul arkadaşı. Çıkarcı, insanları ezen, bencil iri yapılı bir kişi.
Tungay : Bir bacağı tahta, öğrencileri sürekli döven, ispiyoncu, zalim çirkin bir adam.
Barkis : Dadısının sonraki kocası. İri yapılı, neşeli, cahil fakat iyi huylu bir posta arabacısı.
Bay Peggotty : Dadısının ağabeyi. İyi yürekli, çevresini koruyan, fedakar, iri yapılı bir adam.
Bay Ham : Peggotty’nin öksüz yeğeni. Cahil fakat iyi yürekli, kuvvetli bir adam.
Bayan Gummidge : Bay Peggotty’nin arkadaşının dul karısı. Cahil, kendi halinde zararsız bir kadın.
Emily : Bay Peggotty’nin arkadaşının öksüz kızı. Güzel fakat fakirliğinden dolayı ezik, bundan dolayı hatalar yapan bir kişi.
Bay Quinion : Murdstone ve Grinby Şirketi’nin müdürü. Çıkarcı, acımasız, iri yapılı bir adam.
Bay Micawber : Hiçbir işte tutunamayan, iyi kalpli fakat biraz sahtekar, tıknaz bir adam.
Bay Dick : Betsey halanın sağ kolu. Bilgili, doğru kararlar veren, iyi bir insan.
Janet : Betsey halanın hizmetçisi. Sadık, saf, kendi halinde bir insan.
Bay Wickfield : Betsey halanın avukatı. İyi bir avukat fakat alkol yüzünden hayatında çok hata yapan sıhhatsiz bir insan.
Agnes Wickfield : Çok güzel, akıllı, fedakar, şefkatli, iyi bir kadın. David’in çocukluk aşkı ve son karısı
Dr. Strong : David’in son okulunun müdürü. Kendini çocuklara ve eğitime adamış iyi yürekli bir ihtiyar.
Uriah Heep : Bay Wickfield’in önce yardımcısı, sonra ortağı. Kurnaz, sinsi, hain bir adam.
Bay Spenlow : Avukat, Dawid’in patronu. İyi fakat sorumluluktan kaçan, mesleğinde başarılı bir insan. Uzun boylu ve sıhhatli.
Bay Jorkins : Avukat, Bay Spenlow’un ortağı. Ciddi, katı ve otoriter, iri bir adam.
Dora Spenlow : Bay Spenlow’un kızı, David’in ilk karısı. Güzel, neşeli fakat kendine güveni olmayan narin yapılı bir kadın.
Julia Mills : Dora’nın yakın arkadaşı. Kendi halinde silik bir kadın.
Sophy : Traddles’in karısı. Zeki, neşeli, evine ve eşine düşkün iyi sıhhatli bir kadın.

ESERİN ANA DÜŞÜNCESİ, YAZARIN BUNU BELİRLEMEDEKİ BAŞARI DERECESİ : Yazar, kendi hayatından da örneklerle içinde yaşadığı devrin toplum yapısını, acımasızlığını, insanların hırslarını belirtmiştir. Bunu kendi hayatından da örneklerle gerçekçi bir şekilde çok güzel anlatmıştır.

SİZİN ESER VE YAZAR HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ : Yazar eserinde anlatmak istediklerini sade, akıcı ve anlaşılır bir şekilde yazmıştır. Bizi bazen üzerek, bazen eğlendirerek ve hayatla ilgili dersler vererek hikayesini anlatmıştır.

YER VE ZAMAN : Eserin konusu 1812 – 1850 yılları arasında İngiltere’de Londra ve çevresindeki kasabalarda geçmektedir.

ESERİN ÖZETİ : DAVID COPPERFIELD

Suffolk’ta, Blunderstone semtinde babamın ölümünden birkaç ay sonra doğmuşum. Bir Cuma gecesi doğduğum için ebe benim hayatta mutsuz olacağımı söylemiş.
Büyük Halam Betsey Trotwood babamın annemle evlenmesini istemediği için annemi hiç görmemmiş. Babam ölünce eve gelip, benim kız olacağımı düşünerek beni yetiştirmek istemiş. Oğlan olduğumu görünce evi terk etmiş. Bir daha da hiç gelmedi.
Hizmetçimiz Peggotty çok iyi, otoriter bir kadındı. Küçüklüğüm hep onunla geçti. Üçümüz çok iyi anlaşırdık. Anneme ilgi duyan Bay Murdstone bu aralar evimize sıkça gelmeye başladı. Bir gün beni atla gezintiye çıkardı. Deniz kenarındaki otelde tanımadığım iki adamla buluşup, anlamadığım şeyler konuştular. Bundan iki ay sonra Peggotty, Yarmouth’daki ağabeyini ziyarete gideceğini, beni de götürmek istediğini söyledi. Annemi yalnız bırakmak istemiyordum. Onun da 15 gün arkadaşına gideceğini söyleyince razı oldum. Peggotty’nin yeğeni Ham bizi karşıladı. Evleri ters çevrilmiş bir gemi hurdasıydı fakat çok temizdi. Bay Peggotty, öksüz yeğenlerine ve ölen arkadaşının dul karısına bakan çok iyi yürekli bir insandı. Küçük Emily ile çok güzel günler geçirdim.
Evimize döndüğümüzde bizi yeni bir hizmetçi karşıladı. Annemin o adamla evlendiğini öğrendim. Yatak odam, ev, bahçe değişmiş; bir de köpek alınmıştı. İlk gecem ağlayarak geçti. Bay Murdstone annemi etkisi altına almıştı. Yalnızken beni de sorun çıkartmamam konusunda dayakla tehdit etti. Bir süre sonra ablası Jane Murdstone da eve geldi ve evin bütün idaresini ele aldı. Onların yüzünden derslerimde de başarısız oluyordum. Onlara göre bütün çocuklar zararlı yaratıklar olduğundan yaşıtlarımla da çok seyrek oynayabiliyordum. Bay Murdstone bir gün ders yüzünden beni çok fena dövdü. Ben de elini koparacak gibi ısırdım. Beş gün odamda kilitli kaldıktan sonra Londra’ya okula gönderileceğimi öğrendim. İki kardeş benim kötü ve yaramaz bir çocuk olduğuma annemi inandırmışlardı. Benim evden uzaklaştırılmamdan çok böyle bir çocuk olmama üzülüyordu.
Arabayla Yarmouth’a, oradan Londra’ya gidecektim. Yolda Peggotty bana çörek ve para getirdi. Arabacı Barkis, ona yazacağım mektupta kendisinden söz etmemi rica etti. Handa posta arabasını beklerken gideceğim okulun gaddar bir yer olduğunu öğrendim. Beni Salem Öğrenci Yurdu öğretmenlerinden biri karşıladı. Onunla gittiğimiz fakir ve yaşlı bir kadının evindeki kahvaltıdan sonra okula gittik. Okul soğuk, boş bir binaydı. Ceza olsun diye tatil zamanı gönderilmiştim ve sırtıma “dikkat ısırır” diye bir levha asılmıştı. Bir ay kadar sonra okul müdürü Bay Creakle ve Baş Öğretmen Bay Sharp da okula döndü. İlk tanıdığım öğrenci okula ilk dönen Tommy Traddles adında bir çocuk oldu. Beni okula her dönen çocukla tanıştırdı. Son dönen herkesin saydığı ve korktuğu Steerfoth adında bir çocuktu. O gece okul hakkında çok şey öğrendim. Bay Creakl öğretmenlerin en sertiymiş. Çocukları her gün kamçılarmış. Tahta bacaklı görevli ise Bay Tungay’mış. Bay Creak’ın sağ kolu ve onun adına kirli işlere karışan ispiyoncu, zalim birisiymiş. Bay Mell fena biri değilmiş.
İlk hafta Peggotty’den mektup ve erzak geldi. Yiyeceklerimi Steerfoth’la paylaştım. Dayak ve korkudan okulda kimse bir şey öğrenemiyordu. Ben gururum, Steerfoth ve Bay Mell’in yardımıyla biraz sıyrıldım.
Bay Mell’in annesinin fakirliğini Steerfoth’a anlatmıştım. Sınıfta Bay Mell’le yaptığı bir tartışma sonucunda bu durumu Bay Creakle’a anlattı. Bu olay Bay Mell’in okuldan atılmasına neden oldu. Çok üzülmüştüm.
Okula ilk gelen ziyaretçim Bay Peggotty ve Ham oldu. Bana yiyecek de getirmişlerdi. Annemden ve Peggotty’den haberler aldım. Onlarla güzel vakit geçirmiştim.
Okul günlerim dayak, gözyaşı içinde ; karanlık, soğuk çalışma odasında çalışarak, tatsız yemeklerle ağır ağır geçiyordu. Ayları, haftaları sayarak nihayet tatil günü geldi ve kendimi posta arabasında buldum. Eve geldiğimde annemin kucağında bir bebek vardı. Kardeşim olmuştu. Peggotty’le srılmamız on dakika sürdü. Murdsote’lar evde yoktu. Yemeği hep birlikte yedik ve bunun tadını çıkarttık. Yemekte Peggotty’e arabacı Barkis’in kendisiyle evlenmek istediğini anlattım. Çok güldü. Murdsone’lar gelmeden yattım. Evdeki varlığım bir huzursuzluk kaynağıydı. Annem bile huzursuzdu. Bir ay tatil çabuk bitti ve okula döndüm.
Mart ayı geldi. Benim doğum ayımdır. Fakat bu ay hatıramda silinmez bir iz bırakmıştır. Sabah kahvaltıda Bay Sharp beni çağırdı. Bayan Creakle beni teselli etmeye çalışarak annemin öldüğünü söyledi. Kardeşim de çok hastaydı. Koskoca dünyada öksüz kaldığımı hissetmiştim. Durmadan ağladım. Hayalimde sessiz kalan evimizi ve küçük kardeşimi canlandırdım. Ertesi akşam cenazede bulunmak üzere eve dönecektim. Salem Öğrenci Yurdu’ndan ayrılırken buraya bir daha hiç dönemeyeceğimi düşünmemiştim.
Cenaze levazımatçısı Bay Omar’ın dükkanında yas elbiselerimin ölçüsü alınırken kardeşimin de öldüğünü öğrendim. Beni Peggotty karşıladı. Murdstone’lar solondaydı.
Kilisedeki tören, uzun uzun çalan çanlar ; sonra mezarlık. Anılarımda hala tazeliğini koruyor. Geri döndük. Karşımda güzel evimiz duruyor. İçinde annem ve kardeşimin olmadığı ev.
Yas biter bitmez Bayan Jane Murdstone’un yaptığı ilk iş Peggotty’i kovmak oldu. Murdstone’larla yalnız kalmaktan korkuyordum. Çok geçmeden beni yanlarında tutmayı düşünmediklerini anladım.
Peggotty, Yarmouth’a dönerken 15 günlüğüne ben, de götürdü. Bay Peggotty ve Ham bizi karşıladı. Evleri eskisi gibiydi. Emily büyümüş, güzelleşmişti. Onu görünce içimde garip bir duygu uyandı. Günler eskisi gibi geçiyordu. Emily de benden hoşlanıyordu. Buna kuşkum yoktu.
Bay Barkis Peggotty’i sıkça ziyarete geliyordu. Bir gün Barkis, Peggotty, ben ve Emily’i kırlara gezmeye götüreceğini söyledi. Yalnız kaldığımızda Emily’e kendisisni sevdiğimi söyledim ve ilk kez öptüm. O gezide Peggotty ile Barkis de evlenmeye karar vermişti.
Kilisede evlendiler. Akşam Bay ve Bayan Barkis evlerine gittiğinde Peggotty’i kaybettiğimi hissettim ve hüzünlendim. Sabah içinde beni seven kimsenin olmadığı evime döndüm. Yapayalnızdım. Evde bana aldırmıyorlardı. Arkadaş edinmem yasaktı. Peggotty haftada bir beni görmeye geliyor, benim ona gitmeme izin vermiyorlardı.
Sokakta amaçsıca yürürken Bay Murdstone ve arkadaşı Bay Quinion’a rastladım. O gece bizim evde kaldı. Sabah Bay Murdstone okula tekrar gitmeyeceğimi, Bay Quinion’un müdüdrü olduğu Murdstone ve Grinby şirketinde çalışmaya başlayacağımı söyledi. Bay Quinion ile çalışmak üzere Londra’ya gönderildim.
Murdstone ve Grinby Şaraphanesi su kenarında, harap, pis, farelerle dolu bir binaydı. Bana şişelere etiket yapıştırıp, kasalara yerleştirme görevi verilmişti. Yaşça benden büyük iki çocuk beni işe alıştırdılar. Bay Murdston’un tavsiyesiyle Bay Micawber’in evine kiracı olarak yerleştim. Haftalığım 6 – 7 şilindi. Ancak karnımı doyurabiliyordum. Bay ve Bayan Micawber’lerin birisi ikiz, dört çocukları vardı. Bay Micawber çok sıkıntıdaydı ve buna üzülüyordum. Bu aileye tüm kalbimle bağlanmıştım. Kısa sürede Bay Micawber borçları yüzünden hapse atıldı. Evde satılmadık eşya kalmamıştı. Bay Micawber bir süre sonra afla hapishaneden kurtuldu. Londra’dan uzaklaşıp, tanınmadığı bir kente yerleşmek istiyordu.
Ben de buradan kaçmaya karar verdim. Peggotty’e mektup yazıp Betsey halanın adresini ve yarım İngiliz Lirası borç istedim. Hemen istediklerimi gönderdi. Dover’a gitmek için yola çıkarken soyuldum. Paramı ve eşyamı kaybetmiştim. Cebimde 3,5 peniyle Dover’a yakın olan Greenwich’e doğru yürümeye başladım. Paltomu ve ceketimi satıp karnımı doyurarak 6 gün sonra yarı çıplak durumda Dover’a ulaştım. Halamı bulamıyordum. Parasız, aç, susuz ve çaresizdim. Bir arabacının yardımıyla Betsey Halamı buldum. Önce beni evden kovdu. Başımdan geçenleri bin bir güçlükle anlatıca beni eve alıp karnımı doyurdu. Yıkanıp temizlendim. Hizmetçisi Janet’e Bay Dick’i çağırtıp ne yapması gerektiği konusunda akıl danıştı. Beni evine almıştı.
Halam, Bay Murdston’a mektupla durumumu bildirmişti. Bay Dick anılarını yazıyordu. Onunla dost olmuştuk. Ertesi günü Bay Murdston’lar geldi. Beni halama kötüleyerek götürmek istediler. Bay Dick’in yardımıyla halam bana sahip çıktı ve onları evden kovdu. Adımı da Trotwood olarak değiştirmişti. Halamla sevgi bağımız giderek güçleniyordu. Bana kısaca Trot diyordu. Bir süre sonra eğitimime devam etmem gerektiğini söyledi. Çok sevinmiştim. Centerbury’de halamın avukatı Bay Wickfield’in önerisiyle çok güzel bir okula yazıldım. Teyzem pansiyonları beğenmediğinden bir süre Bay Wickfield’in evinde kalacaktım. Kızı Agnes’le yaşıyordu.
Okul müdürü Dr. Strong’un çok genç bir karısı vardı; Annie. Beni yeni sınıfıma götürdüler. Sınıf temsilcisi Adams yerimi gösterip, öğretmenlerle tanıştırdı. Bütün bildiklerimi unuttuğum için en küçük sınıfa alındım. Bay Wickfield’in yardımcısı Uriah Heep’le de tanıştım. Bu evde mutluydum. Onlar da benim bulunmamdan memnundu.
Okulum kusursuzdu. Dr. Strong çok iyi bir insandı. Bayan Strong beni çok seviyordu. Peggotty’le mektuplaşıyorduk. Ondan aldığım borcu ödemiştim. Mektuplarından birinde Murdsone’ların evdeki eşyaları satıp, evi de satılığa çıkartıp gittiklerini yazmıştı. Annem ve babamla ilgili ne anı varsa hepsi silinmişti. Bu beni çok üzdü.
Halam ve Bay Dick ara sıra beni ziyarete geliyordu. Bay Dick bir ziyaretinde tanımadığı bir adamın iki kez eve gelerek halamı korkuttuğundan bahsetti.
Uriah’a söz verdiğim için fakir annesini ziyarete gittiğimde dönüşte büyük bir sürprizle Bay Micawber’e rastladım. Karısıyla bir otelde kalıyordu. Plymouth’da iş bulmuş, Londra’ya geri dönmüşler, sonra Centerbury’e gelmişler. Borçları yüzünden yine çok yer değiştirmişti. Burada kömür ticareti yapmak istiyordu ancak sermayesi yoktu. Ertesi günü ondan otel parasını ödeyemedikleri için Londra’ya kaçtıklarına dair bir mektup aldım.
Agnes’in yardımıyla derslerim çok iyiydi. Son sınıfa gelmiştim. Sınıf temsilcisi olmuştum.
Meslek seçmeme yardımcı olması için Halam beni bir aylığına Peggotty’nin yanına gönderdi. Gitmeden Agnes’le biraz dertleştik. Babası çok içiyordu ve Strong’un eşi Annie ile Agnes’in arkadaşlığından huzursuzdu. Uriah ise babasının bu durumundan faydalanıyor, sinsice davranıyordu.
Yolda kaldığım handa Steerforth’a rastladım. Beni birkaç günlüğüne evine davet etti. Evleri çok güzeldi. Salem Yurdu’nu andık. Steerforth’u Peggotty’e davet ettim. Birlikte Yarmouth’a gittik. Peggotty ile kucaklaşmamız uzun sürdü. Bay Peggotty’i de ziyaretimiz evi çok mutlu etmişti. O gün Ham ile küçük Emily’nin evlenmeye karar verdiğini öğrendim. Steerforth onları çok sevmişti. Yardım olsun diye bir tekne alıp bakım için Bay Peggotty’e bıraktı. Halamdan meslek seçme kararımı konuşmak için Londra’da buluşmamız gerektiğini belirtir bir mektup aldım. Halamla hukukçu olmam üzerinde anlaştık.
Adliye Sarayı’na giderken kötü kılıklı bir adam peşimizdeydi. Halam Korkmuştu. Dick’in anlattığı adam bu olmalıydı. Halam o adamla yarım saat bir yere gidip geldi. Bu konuda soru sordurmuyordu. Spenlow ve Jorkins’in hukuk bürosunda 1000 lira aylıkla işe başladım. Bay Spenlow eli ve kalbi açık, Bay Jorkins ciddi ve katıydı. Halam bana güzel bir ev tutmuştu.
Agnes’in verdiği yemekte. Uriah Heep’in babasıyla ortak olmaya hazırlandığını öğrendim. Bu gelişme canımı sıktı. Yemekte Salem Yurdu’ndan arkadaşım Traddles de konuktu. Çok şaşırdım ve sevindim. Uriah Heep, Agnes’a aşıktı, bunu hissettim.
Bay Spenlow beni evlerine davet ettiğinde kızı Dora ile tanıştım. Hayatım değişmişti. Dora’ya çılgınca aşık olmuştum. Yemekte Bayan Murdstone da vardı. Hiç şaşırmadım. Bana gizlice geçmişi unutup, bu insanların yanında birbirimize iyi davranmamızı önerdi.
Ertesi günü Camden kasabasına Traddles’i görmeye gittim. Nişanlanmıştı. Nişanlısını çok seviyordu. Micawber’lerle komşu olduğunu öğrenince çok sevindim. Yine karşılaşmıştık. Steerforth da orayageldi. Yartmouth’a uğramış, Peggotty’den mektup getirmiş. Barkis ölümcül hastaymış. Micawber yine zor durumda ve çok borçluydu.
Barkis’i görmeye Yarmouth’a gittim. Çok kötüydü ve kısa sürede öldü. Annemin yanına gömdük. O gece küçük Emily’in bir mektup bırakarak Steerforth’la kaçtığını öğrendik. Evlenme hazırlığındaki Ham yıkılmıştı. Dadım ve Bay Peggotty ile Londra’ya döndük. Bayan Steerforth’la durumu konuştuk. Oğlunu onaylamıyordu. Bay Peggotty yeğenini aramak için gitti. Dadım benimle kalacaktı.
Bay Spenlow beni kızı Dora’nın yaş günü partisine çağırdı. Gittiğimde arkadaşı Julia ile beraberdiler. Çok güzel bir günün ardından Julia; Dora’nın birkaç günlüğüne kendilerine gideceğini, benim de ziyarete gelebileceğimi söyledi. Julia’nın evine gittiğimde bizi yalnız bıraktı. Dora’ya bir anda sevgimi anlatıverdim. Kısa sürede aramızda nişanlandık. Bunu ilk Agnes’e mektupla bildirdim.
Dadımla, Bay Micawbwr’in borcundan dolayı hacizde olan Traddles’in evlilik için aldığı eşyalarını kurtarıp eve döndüğümüzde Betsey Halam ve Bay Dick’i bir çok bavulla evde buldum. İflas etmiş, evi hariç her şeyi gitmişti. Onu da kiraya vermişti. Gece artık ne yapacağımı düşünerek uyuyamadım. Ek olarak Dr. Strong’un yanında da çalışmaya başladım.
Bayan Murdstone, Bay Spanlow’un kızı Dora ‘yla olan ilişkimi nasılsa öğrenmiş ve babasına anlatmıştı. Bay Spanlow çok sinirlendi. O gece bir kriz sonucu öldü. Dora cenazeden sonra bana haber vermeden halalarıyla Putney’e gitmiş.
Kafamı biraz dağıtmam için Halam beni Dover’a Kiradaki evini kontrole gönderdi. Oradan Centerbury’e geçtim. Bay Micawber, Bay Wickfield ve Uriah Heep’in yanında çalışmaya başlamış. Agnes’le uzun uzun dertleştik. Ona her şeyi anlattım. Ertesi gün Uriah bana Agnes’i sevdiğini ve beni kendisine rakip gördüğünü söyledi. Onu tersledim ve Agnes’e layık olmadığını söyledim. Akşam yemeğinde içkinin de tesiriyle Agnes’le evlenmek istediğini söyledi. Bay Wickfield çok kötü olmuştu.
Eve dönünce Dora’nın halalarına mektup yazıp beklemeye başladım. Ziyaretime izin verdiler. Gidip gelemeye başladı. Halamı ve Agnes’i de onunla tanıştırdım.
Bu arada steno öğrenip, bir gazetenin Meclis muhabiri de oldum. Artık yazılarım da bir dergide yayınlanıyordu. Durumum iyiydi. Yeni ve güzel bir eve taşındım. Dora ile hemen evlendik. Hayalde gibiydi. Balayı bitince bir de roman yazmaya başladım.
Steerforth’un annesi, Emily’nin Steerforth’dan da kaçtığını anlattı. Peggotty ile Emily’i aramaya başladık. Onu bulmalıydık. Tesadüfen yine o adamı halamın evinde gördüm. Adama para veriyordu. Anlatmak zorunda kaldı. Adam eski kocasıymış. Kumarbaz ve alkolik. Ona acıdığı için sürekli para veriyor, bakıyordu.
Romanım bitmiş ve çok beğenilmişti. Evleneli 1,5 yıl geçmişti. Dopra hastalandı. Hastalığı giderek ilerledi ve yataktan çıkamaz oldu. Ona Betsey halam bakıyordu.
Aldığımız bir haber üzerine Emily’i kötü bir odada bitkin halde bulduk. Bay Peggotty onu hemen götürdü. Ertesi günü Emily’i alıp Avustralya’ya götürmeye, yeni bir hayat kurmaya karar verdiğini söyledi.
Bay Micawber’in çağrısıyla Wickfield’lere gittik. Uriah’ın bütün hırsızlıklarını ve ihanetlerini belgelemişti. Bütün yaptıklarını hepimizin yanında yüzüne söyledi. Betsey halamın iflası da onun yüzündendi. Bay Wickfield Uriah’dan kurtulmuştu.
Dora iyice kötüledi ve onu kaybettim. Ölümünde Agnes yanındaydı ve ölürken ona benden gizli bir şeyler söylemişti. Onun ölümü beni çok sarstı.
Micawber’ler de Avustralya ya göçmen gitmeye, Agnes ise bir okul açmaya karar vermişti. Betsey halamın ayyaş kocası da ölmüştü. Onu halamla birlikte gömdük. Ham, fırtınada batan bir gemidekileri kurtarmak isterken kahramanca ölmüştü. Belki de bu ölümü kendisi istedi. Rastlantıya bakın ki o gemide Emily’i Ham’ın elinden kaçıran Steerforth da yolcuydu ve ölenlerden birisi de oydu. Annesini ziyaret ederek durumu anlattım.
Ertesi günü Emily, Bay Peggotty, Bayan Gummidge ve Micawber’leri Avustralya’ya uğurladık. Ham’ın ölümünü zamanı gelice söylemek üzere onlardan sakladım.
Kendimi toplamak için geziye çıktım. Önce İtalya’ya, oradan İsviçre’ye gittim. Agnes’in mektupları bana teselli oluyordu. Bir yıla yakın burada kaldım. Artık yazmaya başladım. Başımdan geçenlerle ilgili bir hikaye yazdım. Traddles bunu büyük bir dergide yayınlattı. Bir anda üne kavuştum.
Üç yıl sonra Londra’ya döndüm. Halam Dover’daki eski evine yerleşmiş, Traddles avukat olmuştu. Nişanlısıyla evliliğe hazırlanıyordu.
İlk iş Traddles’i ziyaret ettim. Nişanlısı Sophy’le evlenmişti, çok mutluydu. Sohy’nin 6 kızkardeşi ile birlikte oturuyorlardı. Otelde , doğumumu yapan Dr. Chilip’i gördüm. Ondan üvey babamın zengin bir kadınla evlendiğini öğrendim. Yine parasını yiyeceği birisini bulmuşlardı. İki kardeş hala çok insafsızdılar. Ertesi günü Daver’e Halama gittim. Halam, Dick ve Peggotty ile hasretle kucaklaştık. Sabah Centerbury'e Agnes'i ’örmeye gittim. Dakikalarca sarıldık. Uriah’dan sonra her şey yoluna girmişti. O artyık çıkmamak üzere hakkettiği yerde, hapishanedeydi.
Yazdığım kitabı tamamlamak için birkaç ay Hallamın yanında kalmaya karar verdim. Geleli iki ayı geçmişti. Halamdan Agnes’in evleneceğini duydum. İçim acımıştı. Hemen Agnes’e koştum. Ona yıllar süren sevgimi anlattım. O da beni başından beri seviyordu. Bana Dora’nın ölürken beni kendisine emanet ettiğini söyledi. Agnes’le Halama gidip evleneceğimizi söyledik. Sevinçten bayılmıştı.
Agnes’le çok mutluydum. Bir gün Bay Peggotty çıkageldi. Avustralya’da durumu çok iyiymiş. Emily de mutluymuş. Bay Micawber yargıç ve yazar olmuş. Ham’ın ölümünü duymuş ve onu ziyarete gitti. Çevremdeki eski dostlar da iyiydi. Agnes’le evleneli on yılı geçmişti. Mutluluğumuzu üç çocukla süslemiştik. Her şeyimi hayatımda bana hep destek olan Agnes’e borçluydum. Dilerim hayatımın son anına kadar yanımda olur.

 

ALINTIDIR

Kedi ile Tilki



Kedi ile Tilki

 

    Tilkiyle kedi iki evliyacık gibi hacca giderlermiş. Bu iki usta kar, bu iki mürai, bu iki kurnaz, yemedik tavuk, yutmadık peynir bırakmaz, yol masrafını açıktan çıkarmak isterlermiş. Yol da uzun, yani sıkıntılı olduğundan

Oyalanmak için münakaşa ederlermiş. Hani münakaşa etmezse insan can sıkıntısından uyurmuş. Bizim hacılar da yırtınıp durmuş, Münakaşa bitince söz açılmış gelecekten, tilki demiş ki kediye:

- Sen iddia edersin çok kurnazım diye, oysa ki senden kat kat kurnazım ben, bin bir oyun var dağarcığımda. Kedi demiş ki:

- Benimkinde bir tek oyun var, ama senin bin bir oyununa bedeldir. Münakaşa başlamış tekrar:

- Sen benim kadar, ben senin kadar... Patırtı böylece uzayıp gidermiş, derken bir sürü av köpeği görünüvermiş. Kedi demiş ki tilkiye:

-Karıştır dağarcığını ahbap, kafanı yor, bir oyun yap. İşte ben gösteriyorum oyunumu, bak.  Ve tırmanmış bir ağacın tepesine. Tilki boşu boşuna her hileye başvurmuş, dalıp çıkmış bir yığın deliğe, bir yığın ine ve köpekleri şaşırtarak kendine bir sığınak arayıp durmuş, fakat dedik ya boşuna bu didiniş. Kopoylar saldırmış, duman verilmiş, nihayet bir inin ağzında iki çevik zağar bir hamlede boğuvermiş tilkiyi.

Bazen bir işte çarenin çoğu verir zarar, iş işten geçer onlardan birini seçene kadar, elde bir tek çaremiz olsun, fakat sağlam, iyi...

<- : ANASAYFA : Sonraki Sayfa ->